KB – B1

1. OLULUK İLE VARLIK

Gökleri ve yeri hakkıyla yaratan O’dur! ‘Ol!’ diyeceği gün o da oluverir.” [1]

Nesnel mevcudiyetimizin berisinde[2] “Ol!” buyruğuyla oluverilmiş hayat, başlangıcı varlığın maddesiyle şekillenerek dünya ile bizler var edilmişiz. Olduran Hakikat[3] (Allah) âlemleri yaratarak, bizlerin de nasibini aldığı Hayy verisi ile Zat’ına ait kılmış; İlahî Aidiyetimize şükrederiz! Olu‑verilmesi ile Olu’luğunu bahşetmiş, yarattığının Sahibi olmuş; sahipliğiyle yarattığına “Biz” dedirten Zat’ıyla hepimizi müşterek tanımış. Varlığımıza minnetle Anadolu sevgilisi aşık Hz. Veysel’in sözleriyle Hak’tan merhamet dileriz:

“Cümle canlı hep topraktan

Var olmuştur emir Haktan

Rahmet dile sen Allah’tan

Tükenmez rahmet deryası”[4]

 “Ahiret” adlı hedef Kutsallığımızın keşfi olayıdır; dinin hakikat kaynağına doğru ruhanî seyrin bitiminde, arınık şuurun doruğunda kutsallığımızın bilincine erişmektir. O merhaleye varmamız için ruhanen Oluluğumuzun içten deneyimlenmesi (bir yönüyle “tadılması”) ile mümkün olabileceğine ve bunun yaşantımız için ne demek olduğuna açıklık getirmek gerek. Bu amaçla, bu bölüm Oluluk niteliğinin tanımlanmasına ve ruhanî geçerliliğinin güncel yaşantımızla özdeşleştirilmesine odaklıdır. İlahî Hakikatin (Hakkın) her an filizlenen ve ebediyen taze duran çekirdeğinin Oluluk olduğu ilksel özelliğiyle anlaşılmalıdır ki, Kendiliğini olduran Olu’yu tanıyalım.

Fırından çıkar çıkmaz tuzlu tereyağı ile bulanmayı bekleyen, enfes kokular saçan sıcak ekmeğin önceliğinde: yoğrularak birleşecek su, maya ve un öğeleri ayrıdırlar. Bu üçü o durumda beraberce, ekmek oluşumunun “berisindedirler.” Ekmeğin oluşum sürecinin gerisine doğru, silsilenin başına odaklanarak baktığımızda, mayanın tek hücreli olması hasebiyle önceliğinin de kendisi olduğu, yani nesnel bağlamda kendinden üreyerek çoğalıp varlığını sürdürdüğü anlaşılır. Sonuçta bunun anlamı, mayaya bağlı ekmek, bir zaman noktasına nazaran kısmen de olsa, kendini devam ettirebilir bir niteliğin mahsulüdür. Ekmek benzeşimiyle, hayat oluşumunun ruhanî anlamda “mayası” nedir diye sorduğumuzda, cevabımız, “Oluluk” olacaktır.

Oluluğu Tanıyalım

Ekmekle mayanın iç içeliği gibi, Oluluğun noktaladığı gerçek, bizim için ilahen Tekliğe “dahil” edilmişliğimizdir. Dolayısıyla en üst kimliğimiz, kutsal aidiyetimiz Oluluğumuzdur. Muradıyla olduran ve bağışlarıyla varlandıran tek Olu, Hakikat‑Kendisi Allah’tır; Hayydır.

“Bir şeyi yaratmak istediği zaman O’nun emri sadece ‘Ol’ [kün] demesidir, o da oluverir.”[5]

“Ol!” diyerek Olu‑verdiren ve Zatını bizimle bir turan “O,” Allah’tır. Başı olmaz bir başlangıçla her şeyin öncesi, her birimizin diriliği, gizemli gerçeğimizi açıkça İlahî Oluluk başlığı altında konuşmalıyız. Oluluğun her birimizin özde niteliği olduğunu unutmadan anlamalıyız ki varlıktan farklı ve görünenden gizli bir hakikatten söz ediyoruz.

Varlık konusu içeren sorulara cevapların, kendini özerkçe birey görebilen zihinlerce hevesle arandığını söyleyebiliriz. Hayat denilen kutsal tezahürün bizim için manasını, bahşedilmiş diriliğimizi kutsallık kavramıyla nasıl özdeşleştirebiliriz ve layık olduğu hakkaniyetle ve bu ölümlü dünyada ideal sayılır bir yaşantı ile nasıl sürdürebiliriz türünden merakları ele almalıyız. Cevapların ontolojik[6] karakterde olacağını bilerek, içeriğinde ilahiyatın temelini işgal eden teozofik bağlamlı konular olduğunu da tahmin edebiliriz.  Projemizin ereği kutsallığımızın keşfi olduğundan, öngörülecek öğreni atılımları ve bilinçlenme aşamaları olusal derinlikle, mevcudiyetimizi bahşeden Hakikatin Oluluğunu irdelemeye yöneliktir. Bu hizada herkesle müşterek Oluluğumuzla değer ve gayesini bilerek yaşamanın ferdî ve sosyal hayatımızda ulvî bir ihtiyaç olduğunu da mütalaa edeceğiz.

Kutsal Dağ Zirvesi – İlahî Oluluğun Bilinci

Oluluk niteliğinin bilincine uzanışı, kutsal bir dağ zirvesine tırmanış olarak düşünürsek, metaforik zirvenin temsil ettiği ulvi manayı iki ayrı uç ve zıt noktadan tasvir edebiliriz.

İlk uçta ve en yüksek noktada Hakikat kendini “Oluyum!” şeklinde ifade edebilir. Bu söylem, göresiz mevcudiyet içinden zirve bilinçle yapılmış olacaktır. Tek kelimeli cümlenin ifadesi ayrıca, Hakikatin “Kendim Olanım,” yani “Kendiliğimim” demesidir. Hz. Hallac‑ı Mansur’un “En‑el Hak” sözüyle ifade ettiği gerçek de, ebedî Oluluk haliyle budur. Hakkın Kendiliğinin, kutsallığını bilen bir kul tarafından kendi diliyle seslendirilmesidir. Bu durumda maalesef ki popüler yanılgıya yol açan tefsir; fani insanın ölümsüz Hakk ile kendini eşit gördüğü zannıdır. Aksine, beklenen doğru mana şöyle aktarılabilir: bir yaratık (Hz. Mansur) kul olarak, her birimiz için geçerli kutsallığını bağışlayana atfetmektedir. “Ben Hakikatim” sözü ile İlahî Aidiyetinin özelliğini ifade etmektedir. Bunu da metaforik kutsal dağ zirvesinden söylemektedir.

Hakikat, dağın diğer uç ama alt noktasından, yükseğe bakarak Allah’a atıfla “Olduran O’dur”[7] şeklinde ifade edilirse bu söylem kişinin kutsallığından bihaberliğinin sesi olur. Metaforik kutsal dağın eteklerinde, dünyevî yaşam ortamında ayrılık duygusuyla mesafeli görüşün kul olana söyleteceği sözler ancak bu türden olabilir. İstenirdi ki, Teklik anımsanarak en mükemmel münezzehliğiyle sadece “Allah’tır” denilebilsin. Şahit olunan şudur ki ikilemden arınık bilinç eksikliğinde, kutsallığın keşfi (yani “zirveye” varış) ihtimali zayıftır. Bu duruma çare bulma dileğimiz hepimizin selametine yöneliktir.

Metaforik ve kutsal dağ zirvesinin iletimi, 360 derecelik tamlık ‑dairesel tümellik‑ zirve altındaki yamaçlarda görüleceklerle aynı olmayacaktır. Düşük irtifalarda dağın kendisi arkamızda kalacağından durduğumuz yere izafeten görüş açımız kısıtlanacaktır. O yere nazaran, yani o yamaçtan ötürü tarafsız görmemize şartlar mâni olmaktadır. Hakikatin bütünlüğüyle tek ve kesintisiz görülememesi ve giderek deneyimlenememesinin nedeni de aynen, bilimsel açının zihnen daralmışlığı, yani bütünüyle bilim ufkuna açık zirveye[8] daha erişilememiş olmasındandır.

İkilem Engeli

Etrafımızdaki varlıklar nesnellikleriyle nesnelliği görülebilirken, hepsine aynı anda ait ve sahip Hakikati ontolojik bağlamda kendi hakikatleriyle içten görememesi, kutsal dağ örneğinde yaşandığı gibi, tevhidî bilincin zirvesine daha erişemediklerindendir. Ruhanî mevcudiyet gerçeğinin ontolojik bağlamda anlaşılamamasının nedeni: saflığına vefakâr, göresiz görüşü gerçekleştirebilir arınık yalın göze, yani ruhani edinim kabiliyetine halen sahip olunmadığıdır. Özellikleriyle bu “gözden” beklenenler, ileride Anlanma bölümünde (bkz. s. 179) ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. Hz. Veysel’in “sapmadan sağa sola” önerisi, Hakikati aslıyla (olduğuyla) bilmek isteyenlerin içinde bulundukları ikileme yani “göreli” şuura işaret etmektedir.

Göreli Şuur

Doğal olgular olarak her birimizin yaşantısı, zaman ve mekâna göre, anne babamıza göre, DNA kodlarımıza göre, doğduğumuz coğrafyaya, büyüdüğümüz mahallemiz, şehrimiz, yurdumuza göre, bazen tesadüf gelişmelere, velhasıl kader ve kısmetin katkılarına göre oluşan aidiyetlerimizle belirlenmiştir. Görelikler, türlü mevcudiyetleriyle (iyi olanı ve olamayanıyla) mozaik sayılacak yaşamın parçalarını oluştururlar. Bu mozaik diriliğimiz süresince göreceli parçalarıyla tekâmül ederlerse evrilmemize katkıda bulunacaklardır. Aksiyom olarak değişken dünyamızda gözlemlediğimiz şudur: Hayatın eksik olmaz niteliği göreliktir. Varlığımızın herhangi bir şeye, bir yere göre tasarlanışını ve bir ümit, evriliyor olmasını da devamlı‑kutsal-göreli şuurun çerçevesi içinde görmeliyiz. Hayatın bir görelikler dizisi olduğu aşikârken görelikten yoksunluk da insan şuuru için belli şartla mümkündür.

Görelikten Yoksunluk

Her birimiz için geçerli, hayata gelişin başlangıcındaki çıplaklığa, yani her türden dünyevî şeyden (olgudan) arınıklığa görelikten yoksunluk (fenâ hali) olarak bakabiliriz. Bu tür arınıklık, yalnızca ontolojik, yani olusal bağlamda anlamı olabilir bir kavramdır; görüşümüzce, görelikten yoksunluk Oluluk hakikati ile birleniktir.

Oluluk, tınsız, tinsel, teşkilsiz, hareketten muaf, ihtiyaçsız, cisimliliğe bulaşmamış, ölçülebilirliği düşünülemez tek niteliktir. Bu hakikat, varlanışın ontolojik bağlamına has ve her yaşantının doğumu berisi ve öncesidir. Diğer bir deyişle Oluluk İlahî Ruhtur, yani başı öncesiz zaman ve mekân birimlerinden bağımsız, Teklik niteliği hasebiyle görelikten arınıktır. Soyut olunumun (melekût âleminin[9]) sebepsiz nedenidir. Yani maddî‑nesnel bağlamda göresiz nitelik hiçliktir. Dolayısıyla fizikî, zihnî veya vicdanî göreli bağlamlarda hiçlik konu edilmemelidir, çünkü biliyoruz ki varız!

Varlığın tezahürü öncesi tüm göreli nesnellikten arınıklık hali  oluşum bağlamında yokluktur. Bu “öncesi hâl,” en sadeliğiyle “Kendiliğin” saf mevcudiyet uzamıdır. Diğer bir deyişle, sınırsız ve başkalıktan yoksun olduğundandır ki, böyle bir mevcudiyet ancak göresizliğiyle saf sayılabilir. Dünyada varlık bağlamında tek ve görelikten arınık “mevcudiyet” ‑Oluluk‑ bir bedene sahip değildir lâkin bütün bedenlerin içkin sahibidir. Fenâfillâh[10] olarak adlandırılan nefsin göreliklerinden sıyrılmışlığı sonrasıebediyetin tattıracağı saf mevcudiyetimiz Oluluktur. “Ol!” hükmü anında İlahî Aidiyetimizin sadece “Olu” olduğunu öğrenmek için insan ne yapabilir? Bu soruyu cevaplayacak evre,[11] her anda gerçek göresizliğimizi deneyimlemekle zirvesine erecektir.

Ahiret

Ahiret[12] “ahir” kelimesinden gelir. Ahir son veya sonraki demektir; dünyanın sonu anlamında öbür dünya olarak da mana kazanmıştır. Yani şimdiki geçici dünya tarafından baktığımızda kurtuluşu sağlayacak olan köprünün öbür yakasıdır.

“Her kim ahiretini kazanmak isterse, onun kazancını artırırız… Ve her kim güzel bir iş yaparsa onun güzelliğini artırırız.”[13]

Kur’an’da, “Her kim ahiretini kazanmak isterse…” denilirken dikkatimizi çeken ve önem arz eden izlenimimiz şudur: “ahiretini” ifadesiyle ahiretin her birimiz için özel olduğu belirtiliyor. Yani her birimiz için o hali kendimizde kazanma olasılığı bulunmaktadır. Bu ayet bağlamında belirtmek istediğimiz diğer bir nüans; Oluluğun, yani her an her birimizi Biz yapan göresiz saf mevcudiyetimizin ahiretimize tekabül edişidir.

“…ahiretten sakınan ve Rabb’inin rahmetini uman kimse, inanmayan gibi olur mu? De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Bunu ancak temiz akıl sahibi olanlar anlayabilir!”[14]

İtikatla (inançla) Hak yolunda yürünürken, her birimizin güzergâhı boyunca güzel işler yaparak güzelleşileceği ve ahiretimizin “temiz akıl” la kazanılacağı Kur’an’da net bir ifadeyle müjdeleniyor. Sırat köprüsünün fani tarafı (göreli dünya yakası) göresizliğe doğru takva ile evrildikçe, köprü üzerinden “öbür” yakasına (ahiretimize) uzanacağından emin olabiliriz. Bu uzanış öğrenide ve bilinçlenmede bir derinleşme sürecidir. Bu sürecin gayesi,göreliği azaltan ve ego‑nefsi kendi temiz aklıyla arıtan bilinci, “beni benden edecek” saflıkla buluşturmaktır.

Temiz akılla arınıklık güdereközgürlüğe “yürüyüş” talim‑terbiye gerektirir. Hakikat (Allah), bu yürüyüş sonunda, arınık göresizliğe uyum sağlayabilmiş temiz akla Kendiliğini gösterecektir. Arınık ahval ancak münezzeh Hakikatin (Rabbin) kabulüyle gerçekleşeceğinden, tek kalan ihtimal; rızası istenen ve rahmeti umulan da budur. Böyle özgür bir şuurla sırat köprüsünün göresiz yakasına sıçranması “temiz” olan yani Hakikate teslim olmuş ahlaka lütfedilebilir. Hakikatin bilincine İlahî Lütufla eriştirilmek kutsallığın keşfinin tamamlanmasına tekabül edecektir.

Sırat Köprüsü Ve Dönüşüm

Engebeli arazide bir yarın (uçurumun) beri yakasından öbür yakasına bizi güvenle geçirecek vasıtaya köprü diyoruz. Ontolojik, yani olusal anlamıyla görelik yakasından göresizlik yakasına geçişi sağlayacak vasıtaya da “sırat köprüsü[15]diyebiliriz.

Dinî bağlamda sırat köprüsü bir metafordur.[16],[17] Köprüden geçiş de ayrıca ruhanî bağlamda metamorfik bir olaya işaret etmektedir. Diğer bir deyişle, işaret edilen insanın kendi içindeki bilimsel bir dönüşümdür. Bu dönüşüm göreli bir varlığın göresiz şuurla özü Oluyu varlık haliyle deneyimlemesi ve yoklukla tekrar “geriye,” aynı köprüden sağlıkla göreliğe, yani dünyevî günlük bilincine dönmesidir. Vahiy alanına doğru uzanan yoldaki bu dönüşümü gerçekleştirecek vasıtaya kurtuluş köprüsü adını da verebiliriz.

Kurtuluş amaçlı köprü inşa etmeyi öğrenmek ve inşa edildikten sonra üzerinden geçmek, istek ve niyetle başlayacak kişisel bir projedir. Bu proje ancak özgür iradeyle üstlenilecek bir atılım olmalıdır. Bu atılımın başarısı, köprünün her iki yakasının birbirine yakışır bir uygunlukta inşa edilmesiyle sağlanabilir. Şu şart denmektedir; köprünün iki yanı birbiriyle uyum halinde ise köprü ancak o zaman geçit verebilir. Göreli yakaya uygunluk, takip etmeyi tasarladığımız yaşam ile yakından bağlamlıdır. Ahiretimiz olan göresiz yakaya uygunluğumuz göreli yakada iken teslim olunmuş Hakikat (Allah) lütfuyla karar görecektir.

Köprü üzerinden geçiş metrik birimli ölçüyle bağdaşamaz; ama eğer ölçülebilirse sıfır görelik birimiyle ancak anda anlanabilir. Sıfır görelik, sonsuz göresiz “mesafeyi” kat ettirecektir. Ahirete seyir, kurtuluş köprüsü hizasında zaman ve mekân ölçekli boyutlardan yoksundur. Şu gözlem birimsizlik kavramına değer katabilir: Sonsuz hassasiyeti olan bir terazinin dengeye gelmesi anını düşünürsek, iki eşit (özellikte) kefeniyle terazinin göresizlik yakaladığını söyleyebiliriz.[18] Dengeye eriş halinde, daha fazla ölçüme gerek kalmadığından (hesap) birimlerine de ihtiyaç duyulmayacaktır. Dengeli olanların eşitliğinde, göresizlikle ölçümlerden kurtulunmuştur. Burada, her fırsatta görelik konusuna dem vurmamızın nedeni, yanlış sayılacak kurgularla üretilecek dinî tezlerin bizi asıl hedeften uzaklaştıracak şüphe ve yanılgılarla, neticede zaman kaybına ve boş çaba harcamaya neden olacağıdır. Bu yanılgılardan önemli birisi, varlık kelimesinin ifade ettiği kavramla iliklidir.

Varlık ve yokluk kelimeleri izafî gerçekler için geçerlidir. Ancak ruhanî bağlamda bizce kafa karışıklığına yol açabilmekte ve mana yönünden yanıltıcı bir rol oynayabilmektedir. Göreli hakikatler varlık kelimesinin içine sığabilirken İlahî Hakikati de “varlık” terimiyle ifade ediyor olmamız yerine, ontolojik sorunlardan uzak durmak adına bir alternatif bulmamız gereklidir. Bu bakımdan bâtınî hali anlatabilir göresizlik niteliğini içeren oluluk teriminindahauygun bir seçenek olacağı düşünülmüştür. Varlık kelimesi, ruhanî bağlamda kullanıldığı şekliyle anlayışımıza bir noktada göreli bir dayatma getirerek olusal temayı yanlış bir yöne çekmektedir. Bu kısırlığın etkisinde kalmamak için oluluk kelimesinin ruhanî bağlamda çok daha gerçekçi ifadelere katkıda bulunacağını söyleyebiliriz.

Var Olmak Fiili

Türkçede “var olmak” fiilinin iki ayrı anlamı barındırdığı görüşündeyiz. Bunlardan birisi, “var” kelimesinden gelen varlık ve diğeri de “ol” kelimesinden gelen oluluk terimleridir. Bağlamlar arası kafa karışıklığına yol açmamak adına, var olmak fiili aynı anda ayrı iki bağlamda görev üstlenmemelidir. Soyut mevcudiyet ve “varlanmış” somut mevcudiyet hallerine uygun kelimeler kullanma ihtiyacımız bulunmaktadır. Aşağıda Tablo 1’de gözlemlenecek özel husus, oluluk kelimesi olmak fiilinden türetilen kelimelerden biridir.

Oluluk[19] bir kavram olarak hiçbir boyuta muhtaç değildir. Yani ölçüler ve dereceler berisinde bir hassadır. Her varlanışa eşit olarak bahşedilen Oluluk, sağladığı aidiyetle yalnızca saf mevcudiyet kazandırır. Oluluk arınıklık manası taşır ve bu hassanın fizikî, zihnî ve vicdanî olgulardan (şeylerden) anlamsal bağlamda münezzehliği beklenir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, “varlık” göreliği yanında Oluluk göresizliğinin edebî amaçlar için ayrı bir dil uygulamasına tabi tutulması, kitabımızca önemle önerilen bir farklılıktır. Bu (edebî) dil kullanım hassasiyeti, kutsallığının keşfi ve İlahi Aidiyet adına gereklidir. Başka bir söyleyişle, keşfedilecek kutsallığın niteliği varlık değil, Oluluktur. Bilincinde olmadan hakikatin yarısının ihmal edilmesi, Oluluk ve varlık kelimelerinin eş anlamda ve hata diyebileceğimiz bir şekilde kullanılmasından kaynaklıdır.

Oluluk kelimesi tarifine açıklık getirmek adına bir örnekle; duymak fiilinden gelen “duyu” kelimesini ele alalım. Duyu, tüm fizikî ses titreşimlerinden bağımsızdır. Bu türev yalnızca işleve veya işlevsel‑nasıla işaret eder; bağlamsız sezginin sadeliğini korur. Duyabilmeye neden olan hassa “duyu” dur. Aynı tanıtıyı (argümanı) takiben şu paraleli de konuşabiliriz: olunuma neden olan (esas) hassa “olu”dur. Böylelikle duyu teriminin paralel türevi olan olu da her türlü nesneden, maddesellikten bağımsız, “arınık” oldurma meziyetini ifade eder. Esas bilincine kavuşmayı gözlediğimiz bu arınıklık, ruhanen saflık niteliğiyle Oluluktur.

Türevlerin paralelliklerini göstermek üzere, aşağıdaki tabloya farklı üç fiil daha eklenmiştir. Tablonun dördüncü sütununda önerdiğimiz varlanmak fiili yeni bir uygulamadır.

OlmakDuymakÖğrenmekVarlanmak
Olduyöğrenvarlan
Olanduyanöğrenenvarlanan
Oldumduydumöğrendimvarlandım
Oldurduyuröğrendirvarlandır
Oluduyuöğrenivarlanı
Olulukduyuluköğrenilikvarlanılık
Olumduyumöğrenimvarlanım
Olunanduyulanöğrenilenvarlanılan
Olunumduyulumöğrenilimvarlanılım
Olunuşduyuluşöğrenilişvarlanılış
Oluşduyuşöğrenişvarlanış
Oluşanduyuşanöğrenişenvarlanışan
Oluşumduyuşumöğrenişimvarlanışım

Tablo 1. Dört Fiil ve Türevleri

Yaradan’ın var etme niteliği,[20] varlanan şeyin oluşumu berisinde, başka bir olusal (ontolojik) bağlamlı terimle tanımlanmalıdır. Ön gürümüz, varlık kelimesinin hem dünyevî (göreli) hem de batıni (göresiz) bağlamlarda (eşitmiş gibi) kullanılmasından vazgeçilmesidir. Bu yaklaşımla, bağlam ve anlam karışıklıklarının önüne geçilerek, ilahiyat alanında Hakikati daha gerçekçi tanıyabilmemizin önü açılacağı kanaatindeyiz. Dilimizin sorunlu bir şekilde kullanılmaması adına, geleneksel alışkanlıkla tasavvufî metinlerde geçen ve nitelik olarak Hakikate (Allah’a) atfedilmiş “Varlık” terimi yerine “Oluluk” teriminin tercih edilmesi gerektiği görüşündeyiz.

“Yüce olan ve her şeyden münezzeh olan Allah…”[21]

İlahiyat bağlamında Hakikatin zaman ve mekân berisi vasfının göresizliğin, yani her şeyden münezzehliğini -saf mevcudiyetini‑ ifade (ve garanti) eden Oluluk kavramının yaratılmış âlemde, her şeyin önünde (öncesi ve sonrası olmayan berisinde) anlamlandırılması doğru olacaktır. Olunum silsilesi (daha sonra bkz. Şekil 1 de) çizdiğimiz yönde, bu mana farklılığını gerektirecektir.

Oluluğun ilkselliği (“ilkelliği” denmedi!) varlık bağışlayan Hakikatin özü olduğundandır. Silsiledeki Oluluğun ilkselliği aynı zamanda oldurma kudretine sahip tek kaynak olması özelliğindendir. Bu hazine Hayy’dır (daha sonra bkz. s. 169).

Bağlama Sadık Kalmak

Konuşurken seçtiğimiz veya durum icabı, kendimizi içinde bulduğumuz bağlamın üsteleyeceği, özellikle burada üzerinde durmak istediğimiz, gereksinim diğer bir hassas meseledir. Mevzu bahis bir bağlamda, o bağlam içeriğine uymamız, disiplinli tutumla kurallarına sadık kalmamız, tutarlılık için esastır. Düşündüklerimizi münasip kelimelerle ifade ederken doğruluk adına, gerçek bağlam içinde kalmaya dikkat edilmesi bir ilke olmalıdır, düşünüp konuşanlar için. Özellikle, ilahiyat bağlamında, Teklik gereğinin göresizlik dayattığını, dolayısıyla bu bağlamda varlık kelimesinin eksik kaldığını kavramalıyız. Yani göresiz “her şeyden münezzeh” nitelikteki Hakikatten söz ederken göreli olan şeylerin varlığını temsil eden ifadelerden titizlikle uzak durmalıyız. Beşerî bağlamın doğası icabı göreli olduğunu kabul edersek, varlık kelimesi (belirginlik adına) ancak o bağlama uygun düşecektir. Karışıklığa yer vermemek için, bağlamları dikkatle göz önünde tutarak ilahiyat bağlamına sadık dilin kelimelerini titizlikle (ve takva eşliğinde) seçme gerekçesine uymalıyız. Bu tutum, her zaman için doğruluk adına (temiz) akıllı olacaktır.

Yaradan’ın Varlığı ve yaratılanın varlığı aynı “varlık” bağlamı içinde ele alındığında, bağlam uyuşmazlığı ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı, konunun anlaşılması problemli bir düğüme dönüşmektedir. Bu düğüme yer vermemek ve yaradılış (veya varlantı) bağlamını ayrı tutmak için ilahiliğin ayrı özel terimlerle ifade edilmesine kitabımızda dikkat edilmiştir. Yaratılanın “varlık” göreceliği (varlanmışlığı) yanında/içinde zaman ve mekân berisi bir “Varlık” hakikatinin yeri olabilir mi? Zaman ve mekân berisi, yani göresiz Hakikat, tek bir bütünlük olarak göreli‑bilimsel yaklaşımla ele alınıp anlaşılabilir mi? Çokluğun yani göreli âlemin hangi bir sebepten Tekilden ayrıştırılması, Allah’ın birliğinde tutarlı sayılabilir mi? Hakikatin Bizliğimiz ile çokluk aleminde olan bağı nasıl açıklanır? Vahiylerle “Ben” diyenin, ayetlerde Biz olarak dillendirdiği Hakikatinden ayrılığımızı mantık kabul eder mi? Eğer temiz akla danışıyorsak: hayır!

Hakikat, Tek Benli Kendi olmaktır. Olunun Kendinden “ayrı” ve “başka” bir gerçek varlatıyor olabileceği[22] kabul görmemelidir. Çünkü varlanmışlığın önden de beri hakikati, “Ol!” hükmüne dayanır. “Mevcudiyet” bağışlayan soyutluk, bağışladığı her türden somut olunumla Kendiliğe entegredir, yani olu(m) mahiyetiyle içseldir; içleniktir. İlahi Kendilik Tektir.


[1] Kur’an 6(55): 73.

[2] Yakınlığı ve önceliğinden ötürü “berisi” kelimesinin, uzaklık ve sonralık ifade eden “ötesi” kelimesinin yerine kullanılması tercih edilmiştir.

[3] “Allah” kelimesi eşiti “Hakikat” (büyük baş harfle) olarak kullanacağız.

[4] Hz. Âşık Veysel’in “Senlik Benlik Nedir Bırak” şiirinden alıntılanmıştır.

[5] Kur’an 36(41): 82.

[6] Ontoloji: olunum bilimi veya varlık bilimi.

[7] “Olduran O’dur” cümlesindeki ikilem yaratan “”O ifadesinden uzak duruyoruz.

[8] göresizliğe

[9] Görünmeyen, bilinmeyen (gayb âlemi).

[10] Arapça “fenâfillâh” terimi Allah katında ölmek manasına gelir. Fizikî olmayan ruhanî haldir.

[11] Aşama, safha, merhale.

[12] (Özen, 1959),  s. 24.

[13] Kur’an 42(62): 20-23.

[14] Kur’an 39(59): 9.

[15] Sırat kelimesinin sözlük manası “yol” dur. Söz gelimi,  “sırat‑i müstakim,” “doğru yol, Hak dini” demektir.

[16] Metafor bir benzetmedir, mecazî, zihinsel bağlamları ifade eder.

[17] (Özen, 1959), s. 756.

[18] Terazi metaforunu her türlü dünyevi göreliklerde kullanabiliriz ve denge peşinde devamla koşarak göresizliğe uzanan yolu tanımak için tasvire çalışabiliriz.

[19] oluluk  kelimesinin ifade ettiği kavrama Oluluk diyeceğiz. İlahî bağlamından ötürü büyük baş harfle yazacağız.

[20] Buna yaratma kudreti olarak bakanlar da vardır. (Öztürk, 1998), s. 27.

[21] Kur’an 39(59): 4.

[22] Putlara bulaşmamak için..