10. ALLAH’A KAVUŞMAK
“İlahınız ancak bir tek ilahtır. Onun için her kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ederse, iyi bir amel işlesin ve Rabb’ine kullukta hiçbir ortak karıştırmasın.”[1]
Kendi vicdanı ve özgür iradesiyle Rabb’i arasında hiçbir ortağa gereksinim duymadan, her birey yaşantısı boyunca tinsel (ruhanî‑spiritüel) tırmanış ve evrim içinde, layık ve kabil olduğu kutsallık bilincine erişebilirliği hissetmelidir. Bu konudaki şüpheler gereksiz ve yersizdir. Kutsallığımız, ruhanî boyutlu değerimiz, insanlık adına buyrulduğu şekliyle Rabb’a “kavuşmakla” anlaşılabilir bir hakikattir.
“Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ederse” söylemiyle, kulun bireysel edimler eşliğinde Allah’ı kendinde öğrenebileceği ayetle belirtiliyor. Erişilmesi “arzu” edilen Hakikat ile olusal ilişkimizi baştan bilmek ve bir an önce kendimizi ruhanî bağlamda tanımak, bizi ahlȃken ve dolayısıyla dinen yanlış ve faydasız yönlere sapmaktan ve hakikati inkâra yeltenmekten alıkoyup koruyacaktır.
Allah’a kavuşma olayının, “ideal İslami yaşantının” birey için dünyada inşasının temel atma törenine tekabül ettiği görüşündeyiz. Allah’a kavuşma aynı zamanda, lütfedilen “zirve deneyim” bilgisiyle kutsal göreve başlama noktasıdır. Dinin bizi yönlendirerek hedeflememizi istediği erek, zaman berisi Teklik hakikatini öğrenmemiz ve kurtuluş için Al‑İlah bilincine kavuşmamızdır. Kavuşulacak bilincin nitelikleri doksan dokuz isimle özetlenmiştir. Bu isimlerin ilkinin “Allah” olduğunu biliyoruz.
“Allah” Kelimesi
“Allah“ kelimesinin terkibi, etimolojik menşei Arapça olan Al ve İlah kelimelerindendir. Bileşim, tek olan (“al”) Tanrı (“İlah”) anlamı taşır. İlah kelimesi kendi başına Arapçadaki “ilâ ahir” kelimesinin kısaltılmışıdır; “sonuna kadar, böylece devam eder” manasına sahiptir. Dolayısıyla diğer doksan sekiz isme tekabül eden niteliklerin tamamı: “Al‑İlâ-ahir” kelimesiyle temsilen adlandırılan, sonsuza dek devam edecek ve iç içe birbirine neden olabilir yetenekler bütünüdür. Bu temsili adlandırma diğer bir açıdan, tüm nasıllıkların tek noktada buluşmasını sağlar. Aslıyla sonuna kadar böylece devam edebilir Kendiliğive zamandan (yani değişimden) bağımsız, baki tekillik Al‑İlâ-ahir’dir.
“Yüce ve iyilik sahibi Rabbin bakidir.”[2]
Hemen burada hassas bir noktayı vurgulayarak belirtelim; Allah’a kişilik, bir vücuda sahiplik, boyutsal varlığa atıflar yapabilen bir anlayışın halk içinde yaygın olduğunu gözlemlemekteyiz. Bizce bu anlayış, dinî ve ruhanî bahislerde yanılgılara yol açabilir ciddiyete sahiptir. Dolayısıyla, göreliğin neden olduğu antropomorfik eğilimli ilahiyat tefsir ve görüşlerine karşı uyarımız: “Allah” ismi ile çerçevelediğimiz Hakikatin Kendiliği, temel niteliği göresizlik olan tevhidî Olu Al‑İlâ-ahir’dir, ve ayetle[3] belirtildiği üzere “… her şeyden münezzehliği” hiçbir zaman unutulmamalıdır.
İlksel Olunum Kaynağı
Hayy (bkz. s. 44) niteliği, Kendini niceliğe dönüştürerek varlığa sahip kılıyor; Kendine (Zat’ına) bakarak aidiyet atfeder sahipliğiyle her şeyin dirilik kaynağı oluyor.
“O diridir [Al-Hayy], zatıyla ve kemaliyle kaimdir!”[4]
İlahiyat bağlamında Kendilik, ancak ve ancak muhteviyatı ile anlatılabilir bir kaynak kavramıdır. Tekrarla; alemlerin kaynağı ve alemler Kendiliğe içkindir; aynı zamanda Kendi kaynağı da Kendiliğidir. Bütün konumlarda canlılık (dirilik) bahşeden Hayy, saf mevcudiyeti nedeniyle eşsiz (soyut) olandır. Hem göreli hem de göresiz bağlamları içeren tümel Olu, dışsızlığıyla tek Kendidir. Dışı bulunmayan Hakikatin Tekliği gereği her bağlamda Al‑İlâ-ahir, aynı anda Kendini ve sonsuz sevgiyle[5] varladığını kucaklamaktadır. Bundan ötürü al‑Bâtın[6] ismi “Olu” ile eşit paralellikte, cisim berisi Kendiliği ifade eder.
Daha önce belirttiğimiz üzere, İlah kelimesi “sonuna kadar böyle devam eder” manasında ezeli tek Kaynağa (Cevhere) işaret eder, yani Oluluğuyla devam ettiren ve varlık bahşeden Hakikattir. Başı ve sonu olmayan, sözle “baştan sona” devamlılık gösteren ebedi Olu, bu niteliğiyle ilksel[7] bir başlangıç yaratma kabiliyeti olabileceğini düşündürüyor. Bütün olguların nedeni, yani her şeyi olduran ve Sahip hakikati temsil ediyor olmasındandır ki burada vurgulanmak istenen, İlah kelimesinin ilksel olunum kaynağı anlamına da gelmesidir. Açıklık getirmesi ümidiyle, “ilksel olunum kaynağı” sözcüğünün kelimelerini tek tek ele alıp, açarak yorumlamamızın faydalı olacağı kanısındayız.
“İlksel olunum kaynağı” ibaresindeki “ilksel” kelimesi, özgün olan ve sözde “başlangıca” sahipliği ifade etmekte, dolayısıyla “ilk” noktasında kendine‑aidiyete gönderim yapmaktadır. Aynı görüşle, “ilksel kaynak” devamlılığı “sonuna kadar böyle” olacak ama zamandan yoksun bir öncesi olmayan ve sözde başlangıca atıfta bulunmaktadır. Arıyorsak eğer, diyebiliriz ki: bu “baş” nokta, oluşumla bütün göreliklerin belirmeye başladığı göresiz Andır. Zaman ve mekân bağlamı berisinde bu olunum yalnızdır; tek ve göresizdir. “Kendi” olduğundan bu “noktanın” göresizliğine, Tekliğinden ötürü de zaman ve mekândan bağımsızlığına ancak işaret edilebilir. Özetle, bir başlangıç gerektirmeyen ilksellik, Kendiliğin cevheri Oluluktur.
“İlksel olunum kaynağı” ibaresindeki ikinci kelime (bkz. s. 35) varlanış için oldurum yeteneğini/gücünü ifade eder. Olunum hakikatinin çok özel ve ilksel özgünlüğü (orijinalliği) burada irdelenerek vurgulanmak istenen: Bir şeyin olunumu, oluşmuşluk veya varlık yerine, olusal (ontolojik) ilksellik anlamı taşır. Bir şeyin oluşumu sürecinde nicel/nesnel evrimi yanında, mevcudiyet niteliğine işaret edecek kavram (metafiziksel bağlamda) olunumdur. Değişik iki olusal eğilimi göstermek için aralarındaki ayrışmaya dikkat çekmekteyiz: oluşum ile olunum arasındaki ayrıcalığın belirtilmesindeki amaç, oluşumun fizikî bağlamına ek olarak, metafizik “soyut olunum” bağlamının tefekküre dahil edilmesidir. Bir şey, olunum vasıtasıyla varlanırken o şeyin başlangıcı onun metamorfik (dönüşsel) hareketinin başıdır. Böylece varlıkla kaynağının (Olunun) hareketine (tezahürüne) işaret edilmektedir. “Olunum” duyu organları ile edinilemezken, olunumun neden olduğu oluşumun (varlantının) göreli mevcudiyet nitelikleri, insanın sahip olduğu duyu kabiliyetleri ile algılanabilir.
“İlksel olunum kaynağı” ibaresindeki üçüncü, “kaynak” kelimesi ile anlatılmaya çalışılan, Kendiliğine has Kendini “oldurma” kudretidir. Bu oldurma olayı yoktan başlamamıştır ve başlayamaz da, çünkü oldurulanı olduran Kendidir. Hristiyan âleminin kurgusu olan “bakire doğumun” akla getirdiği mefhum, kendi kaynaklılığı olarak tefsir edilebilir, ancak fizyolojik bir doğum için bu tür bir iç içelik olasılığı düşünülemez; dolayısıyla farklı bir bağlamda konuşulduğu anlaşılmalıdır. Başlangıçtan yoksun “doğumun,” yani kendi kaynaklığından olunumun, “yaratılmış” olamayacağına dikkat çekmekteyiz. Hiçbir boyutsal ve zamansal, yani göreli bağlamda ifade edilemez bir tekillikten bahsedildiğinde, böyle bir gerçek, tabiatı icabı, ilkselliği ve özgünlüğü dolaysız görmemizi isteyecektir.
Doğmuş her kişi geçmişini, aile ilişkilerini, zaman çizgisinde geri giderek yaşadığı yerlere gönderge yaparak, hayatının bir başlangıcı olduğuna resimlerle ikna olabilir. Ebediyet gereği, “geri gitmek” anlamsız olacağından, “ebedi olanın” doğumundan bahsetmek de anlamsız ve mantıksızdır. Kendini “doğurmuş” bir realitenin başlangıcı olamayacağından “sözde” doğuran, zaman berisi doğumsuz bir Olu mevcudiyetidir, yani Kendiliğin halidir. Bu doğurulamaz ve doğurulmamış mevcudiyetin niteliğine Oluluk demiştik (bkz. s. 24).
“İlksel olunum kaynağı” sözcüğü tamamında altı çizilen hakikat: varlanmış şeylerin özgünlüğünün oluşabilmesi olunum sayesindedir. Olunum silsilesine baktığımızda (bkz. Şekil 1): Oluluktan oluşuma dönüşüm amaçlı bir olunum süreci görmekteyiz. Oluluğun doğal cevherliğiyle oldurduğu şeyler ile Kendi “arasındaki” ve “sözde” başkalığın nedeni, bu konunun insan bilgisi kapsamında, yalnızca epistemik bağlamdaortaya çıkmasıdır. Önem kazanan bu temsili sanallık, ikilemli bilim durumunun tedavisini gerektirir. Yalnızca hakikî kaynaktan edinilmiş bilgiye dayanarak, başkalığı ifade etmeden ve dolaylılıktan uzak durarak göreli akılsal bağlamdan arınmakla durum düzeltilebilir. Doğru kaynaktan alınacak Tekil nitelikli esas ve kalıcı veriye dayalı bilgiler: Hakikati temiz akılla “okuyarak,” göresizliğe sadık görüş ve düşüncelerimizi Hakk’a yaklaştıracaktır. Yalanlı, eksiltilmiş, şişirilmiş, keyfiyetli ve sahte olmayan veriler sayesinde, ilahiyat adına adil olmamız samimiyetle ve saflıkla sağlanacaktır.
“Yaratan Rabb’inin ismiyle oku! İnsanı ‘alak’tan yarattı.Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalem ile yazmayı öğretti! İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”[8]
Gerçeklik yolumuzu şaşırmamamız için şart güvenilir veri, mantığı aksatmayacak, aksine işlevini doğruya doğru çekecek ve önümüze çıkacak manasızlıklardan bizi koruyacak cinsten zihnî malzeme sayılacaktır. Bozuk pusulanın ibresi, vereceği yanlış istikamet bilgisi ile yönlenen meçhul aşığı muhakkak ki ulaşmak istediği sevgilinin köyüne vardıramayacaktır. Bilgilenme Piramidinin (bkz. s. Şekil 4) her bir basamağından doğru ve faydalı bir şekilde istifade etmemiz halinde, hakikatin bilgi derinliklerine uygun veriler sayesinde daldırılıp çıkarılacağız ve özgür aklımızla ‑eğer niyetlenmişsek‑ Hakkın münezzehliğine doğru merakla çekileceğiz.
İlahiyat
“Dünyalı” düşünür varlıklar olarak, insanlar yaşantıları boyunca içinde bulundukları varlık durumuna bir anlam vermeye çalışmışlardır. Bu Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan sonraki nesiller için devam edegelen bir meselesidir. Yani zihinsel yetenekleri ile edinebildikleri kadar, varlık gerçeklerini kendilerine has düşünce ve subjektif perspektiflerine göreli bir yaklaşımla yansıtmaktan çekinmemişlerdir. Buna ek olarak da, içinde doğup büyüdükleri inanç sistemi çerçevesinde ve dünya ile kurdukları ilişkileriyle İlah kavramına kendilerince olusal gerçeklik getirmek ihtiyacı duymuşlar ve istemişleridir. Bunun için kendilerine ait ve uygun biçimde iç âlemlerini ilahiyata aksettirmişler veya inkâr da edebilmişlerdir.
Mitolojik, uzaysal tanrılara yöneltilen inançlara ve astrolojiye teozofik anlam getirme eğilimli akıllar, Al‑İlâ-ahir hakikatini ifade edebilmek için doğal olarak açıklamalarını sembolik yöntem ve gereçlere dayandırırlar. İlah kelimesine, kendi ana dillerinin formatı gereğince Tekliğin anlamına eş ilahiyatçı tasvirler getirirken dünyanın dört bir bucağından, değişik sesli ve sessiz ifadelere başvurmuşlardır. Hakeza, zamanın gerçeklerine has anlayışlarını yansıtan ruhanî manalar kurgularken aynı zamanda kültür ve geleneklerine sadık kalma yollarını da aramışlardır. Yaratılışıyla kendini içinde bulduğu alemin özellikleriyle her insan, bir bakıma kısıtlı kişisel açılarından kendi zihinsel malzemesiyle ilahiyatı ele alacaktır. Nereden geldim, nereye gidiyorum ve neden varım gibi derin olusal sorular her düşüneni bir zaman meşgul etmiştir. Genelde kendi tercihlerine dayanarak, kelime ve semboller aracılığıyla Olu Hakikatini, hayatıyla ve anlamlı bir bağlamda düşünerek çerçevelemeye çalışacaktır.
Tarih arenasında İlah kelimesinin anlamı, medeniyetlerin de etkileriyle değişimlere ve bazen de evrimlere maruz kalmıştır.[9] Kişiler, antropomorfik tasvir ve simgelerle, kayıt altına alınmış dinî tefsirlere dayanarak inanç ve düşünceleri dahilinde, kişisel algı ve deneyimlerini paylaşmak niyetiyle iletişimde bulunmuşlardır. İlah’a yapılan atıflarda Tanrı’nın göklerde oturduğu, onun bir padre (baba) veya “Krallar kralı” olduğu iddiaları gibi, bizim anlayışımızca uyumsuz ve eksik denebilecek görüşler oraya atılmıştır. İlahiyat ayrıca, kurumsallaşmış, dogmatik din teşkilleri etrafında ve tarafından (halkın diline ve geleneklerine uygun bir şekilde) ve bazen taraflı ve objektiviteden uzak tanımlanmaya çalışılmıştır. Peki, Kur’an’daki ilahiyatın tanımladığını ihlal etmeden, biz şimdi nasıl bir gerçeklikle İlah kelimesini burada kullanmalıyız? Yüce ve her şeyden münezzeh olan Hakikate Allah adıyla ve Al‑İlâ-ahir manasıyla adil olabilmek için İlah kavramını nasıl bir anlayışla ve yaklaşımla yansıtmalıyız?
Hayatın özünü ve değerini temsil eden İlah kavramının içerdiği gerçekleri bilmemizin gündelik işlerimizde, pratik yönde dünyada mutluluğumuza, esenliğimize ve “kendimizi gerçekleştirmemize” nasıl bir katkı sağlayacağından bahsetmeliyiz. Söylediklerimizin ve yazdıklarımızın bizi ulvî hakikate ne kadar yakınlaştıracağının anlaşılması adına İlah kelimesinin içeriğinin kişiden kişiye değişime uğramayacak şekilde, Al‑İlâ-ahir manasını Kur’an ruhuyla iletebilmeliyiz. Ve ümit ederiz ki, önerdiğimiz göresizlik kavramı etrafında girişeceğimiz yorum ve tefsirlerimizle kadim ilahiyat bilgeliğine sadık kalabileceğiz. Ve Kutsallığın Keşfi Projesinin birey için başarıyla sonuçlanması amacıyla ilgilenenlere ruhanî bağlamda olumlu katkılarda bulunmaya çalışacağız. Elimizdeki ilahiyat malzemesini objektiviteyle harmanlayıp inceleyip geliştirirken, kutsal öğretilere sadakat gereğince Kur’an’ın ulvi rehberliğine halel getirmeden ve Hakikat bilimine zarar vermeden ilerleyeceğiz.
İlah Kelimesi
İlah kelimesi İbranicede “Eloah” olarak geçer. İsim “en büyük ve güçlü olan” manasında kullanılmıştır. Eski Ahit’te (İbranice: Tevrat’ta) Eloah, Hz. Musa’ya vahiy ile “Ehyeh Asher Ehyeh”[10] diyerek Kendiliğini adlandırmıştır. Bu İlahî Ad mealen “Ben, Ben olanım” seklinde sunulmuştur. Tevhidî dille yorumlarsak: “Ben Kendimim” veya “Kendim olan Benim” olarak, Eloah kutsal Sina Dağında Kendiliğini tanıtmıştır. Kısaltılmış halde tek kelimeyle, “Kendiliğiyim!” denildiğini duyabiliriz. Böylelikle vahiy yoluyla Hakikat, Hz. Musa aracılığıylabizlerin İlahî Kendilik kavramıyla karşılaşmamıza asırlar öncesinden fırsat tanımıştır. Kur’an mealinde aynı tanıtım, “Haberin olsun Benim, Ben Rabbinim!”[11] olarak geçer. Kur’an’a göre Allah, Hz. Musa’ya Kendiliğini bu şekilde tanıtarak adlandırmıştır.
İslamî gelenekte “Hüve Hüve”[12] hitabı, “Kendi Kendisi” olarak tercümeyle belirir. Fakat “O Kendidir” şeklinde bir çeviri yapıldığı taktirde, “O” kişi (veya işaret) zamirinin kullanılmasının kanımızca uygunsuz kaçacağı daha önceki bölümlerde belirtilmişti. “O” kelimesi yerine “Kendiliği” anlamında ahadiyyet[13] niteliğiyle, tekilliği ifade eden “Hû” isminin kullanımı tercihimizdir. Hû kelimesi, en sade sunumla “Kendiliği, Oluluktur” veya “Oluluk, Kendiliğidir” anlamı taşır. Burada ek bir yorum yapmamız uygun düşebilir; İlahî Adın “Ben’im, Ben Rabb’inim,” yani bizim tefsirimizce, “seni olduran Ben Kendiliğimim” şeklinde ifade edilmesi halinde, Oluluk kavramının “Olduran (Tek) Al‑İlâ-ahir” mealine ilksel nitelikle uygunluğu anlaşılacaktır.
Kişiye Özel Anlamlar
İlah kelimesine bireyce anlam ve önem kazandırılması özgür bir irade, tercih ve bazı kere, ihtiyaç meselesidir. İnsana has sembollerle iletişim kabiliyeti içinde İlah kelimesinin de kişiye özel mana ve özgün bir anlam taşıması beklenir ve böyledir de. Bireysel ve göreli anlam, o anlamı veren kişinin bilgi derinliğine bağlı olarak farklılık gösterecektir. Serbestçe düşünmemize olanak sağlayan Hakka sahip olmamız ve temiz akılla üretilecek fikirler önermemiz vicdani özgürlük bağlamında ilahiyat bilimine anlam ve mana katacaktır. İnanç çerçevesinde yüce Yaradan ile yaratılanın ilişkisi kurgulanırken ilahilik üzerine farazi görüşler kaçınılmazdır. Bu gerçeğe tepkiyle değil, Hakikat adına anlayışla yaklaşmamız elzemdir.
İlahilik
Yaşanılan hayat süresince bilinmese de, tüm deneyimlerimizin gerçek kaynağının Allah olması hakikati, bizden ilahiliği, ruhanî tek temel olarak nitelememizi ister. Bu tek temel Kendiliğidir. Her insan tarafından ilahilik ne kadar farklı anlaşılsa da, Kendiliğin Tekliği ilahen evrensellik ilkesi olarak bilinmelidir.
Her insan için, yaşantısının geçiciliğinde (fenȃ) kişiden kişiye değişemez göresiz Hakikat, hayatların temel ‑öz anlamlı- değerini (bekȃ) teşkil etmelidir. Bireyi ebediyete taşıyabilecek saf mevcudiyet bilinci kutsallığının keşfi ile olasıdır. Bu keşfin bitiminde “Allah’a kavuşmakla” İlahî Hakikatin bilincine erişilerek “kendini deneyim üstü aşmışlık” ruhanen gerçekleşecektir. Nasıl ki Everest Dağı zirvesinin fethi tüm dağcıların emellerinin ortak payda hedefi ise, her insan için kutsallığının keşfi de Allah’a kavuşmak olarak en üst ortak hedef sayılmalıdır. Bilgilenme tırmanışlarının tepesinde, tek bir noktada göresiz bilgelikle spiritüel aydınlık tamlandığında, berrak sadeliğiyle ve lütfuyla (layık görüleni) Kendilik şuuru içine çekildiğimizde evrensellikle kucaklanarak[14] Hakikatimize safiyetiyle şahit olacağız. Böylelikle ilahilik KendiBiz’liğimizle açıklığa kavuşacağız.[15]
Allah’tır!
“De ki: O Allah’tır, Tektir!”[16]
“De ki: O Allah’tır, Tektir!” ayetinin Arapça okunuşu Türkçe harflerle “Kul huvallâhu ehad (ehadun)” olarak yazıldığında öne çıkarak göze batan şudur: “Huvallâhu” Allah Kendisi’dir manası taşır, yani “Allah’tır!” ifadesine tekabül eder. “Allah’tır” yerine “O” Allah şudur veya budur türünden özüne eklemli, yani ikilemli, bir bakıma başkalaştırıcı ve “O” işaretiyle boyutsallaştırıcı tarzda, aslından uzak mana taşıyan her bir tanımlama hatalı sayılmalıdır. Çünkü Ahadiyyetin göresizliğini, yani “her şeyden münezzehlik” asaletini ihlȃl eden dil kullanımı veya düşünüş tarzı, İlahî Özdenliğe zıt düşecektir. Bu türden göreli sayılır yaklaşımlar İlahi Hakikat bilincini ruhanî saflık bağlamından dışlayarak “Biz” hakikatinden ayrı tutacaktır. Göreli yönlerde, Al‑İlah’a ithafen dünyevî bağlamlı atıfların her biri maalesef ki, varlık niteliklerine karıştırıldığı ve dolayısıyla münezzeh Hakikat anlayışının ikileme bulaştırıldığı sergilenecektir (bkz. sayfa 33).
Konu: Kendiliği
“Allah’tır!” cümlesi her şeyden münezzehliğin ve tek sahipliğin nedeni Kendiliği konu eder. Şunu hemen belirtmeliyiz ki Tekliğin ulvî manası, tek “Hû” kelimesiyle veya tek “Allah’tır!” cümlesiyle ifade edilebilir. Bu anlamın önyargısız, eksiksiz ve hatasız edinilebilmesi önemli bir aşamadır. Cümle olarak “Allah’tır,” dil bilimi bağlamında eksiklik ihtimali sergilemesine rağmen aktarılan mana Kendilik kavramıdır. Yalnız ve yalnız “Zat’ının” hakikati tek Kendiliği (“Hüve Hüve”), yani eşi olmayan ve olmayacak manada her şeyin sahibidir. Bu ezelî ve ebedî tekilliğine “Ahadiyyet” de denilmiştir.
Oluluğun, ilahen ontolojik bir vasıf olduğunu ve göresiz bilgelikle bilincine varılabileceğini belirttikten sonra, şimdi edebî bağlamla “Allah’tır” cümlesinin anlamının aşağıdaki sunumla en derin ve otantik bir hassasiyetle kavranacağını ümit ediyoruz.
Göresiz Hakikat[17] Kendiliğin (yani Kendini oldurabilirliğin) Olu’luğudur (bkz. s. 27). Olusal bağlamda Kendilik, sadece tek olması nedeniyle ilahiliktir. Anlatmaya çalıştığımız nokta, Al‑ilah’ın Kendiliğinden öte veya beri başka bir Olu’dan söz edemeyeceğimiz hususiyetidir. Oluluğun başka bir aslını konu edemememizin anlamı, evveli ve sonrası olmayan yolların hepten Kendiliğiyle başladığının ve Kendiliğinde biteceğinin taktirine bağlıdır: öncesiz ve sonrasız tekilliğiyle Olu, Kendiliğidir. Allah’tır!
Kendiliğin Sahipliği
Bölüm 1’de ifade ettiğimiz üzere; Olduran oldurulandan Oluluk temelinde ayrı tutulamaz ve tevhit ilkesine sadakatle, ayrılığı farz edilemez, çünkü Olduran Tek, Kendiliğidir. İlahen sahiplenişlik (bkz. s. 84), ilkesel Teklik gereğince her hal ve şartta geçerliğini gözetler. İlah‑Sahip, sahip olduğuyla (bizlerle) sahiplenilmiştir, çünkü Kendiliğin sahipliği, müşterekliğiyle tevhidî iç içeliğe, yani içlenmişliğe nedendir (bkz. s. 85). Sahip, içlenilerek sahiplenilendir; sahiplenilen, içlenmiş Sahiptir. Bu müsavi ve müşterek durumu olusal (ontolojik) bir aksiyom olarak önümüzde tutmalıyız çünkü Kendiliğin doğasını açıklar. Kur’an’da anlatılan temel sahiplik gerçeklerinden biri de budur![18]
Kavuşmaya Engel
Bilhassa dinî bahislerde, içine düştüğümüz en hasarlı ve hatalı bağlam karışıklığı konusudur. Bilgi edinme sürecinde doğruyu ve doğru öğrenmeye mani; veri bağlamlarının birbirine karıştırılıp bizi yanlış anlamlı yerlere sürüklemesidir. Bu yanılgıyı doğuran, göreli ve dolaylı yoldan edinilen verilerin göresiz ve dolaysızmış gibi kabul görmesidir. Göresiz Oluluk hakikatini göreli yöntem ve yollarla açıklayıp anlatmaya çalışmak, bağlam belirsizliğine neden olacaktır ve içinden çıkılmaz bilgisel (epistemik) karışıklığa yol açacaktır. Çünkü göreli yöntem ve fikirlerin ancak göreli özellikte öğreni sağlanması olasıdır. Bağlamlarının ayrılığında, göreli öğreni ile göresizliğin bilinmesi mümkün değildir. O zaman, genele bakarak bağlam bahsinde şöyle bir aksiyom ileri sürebiliriz: Kafa karışıklıkları, hangi konuda olursa olsun, edindiğimiz veri‑bilgiyi ona uygun olmayan bağlamda kullanıyor olmamızdan kaynaklıdır. Göreli bağlamları göresizmiş veya göresiz bağlamı göreliymiş gibi anlatmak kafa karışıklığının simgesidir. İlahiyatta Oluluk bağlamında, miş’li dinî bildirilerin öne çıkardığı gibiliğin yeri yoktur; aksi taktirde Hakikatin eksiksiz bilincine zarar katar.
İlahiyat bağlamında kullandığımız dil itibarıyla, edebî ifadede yozlaşmanın ve anlam dejenerasyonun menşei, “Oluluk” gerçeğinin saflığı ve görelikten arınıklığı bilgisinin tefsirlerimizde en ön planda yer almamasındandır. Ruhanî bağlamda konuşurken, temel Oluluk hakikatinin, yani Kendiliğin göresizlik niteliğinin bahse girmemesi ve umursanmaması halinde, hükümlerimiz aklı başındalığını ve bilimsel güvenirliliğini kaybedecektir; bu ahvalin yanlış anlamalara ve yorumlara yol açabileceğini idrak etmeliyiz.
Bilgimizin (bildiklerimizin) yüzeyselliğinin, yani daha bilgi derinliğine erişememiş olmamızın da (bkz. s. 109) bağlam karışıklığına sebep olacağını söyleyebiliriz. Örnek olarak “öteki dünya” denilen ahiret konusuyla ilgili sorulacak soru: Ruh bir “şey” midir? Rahmete kavuşan kişinin ruhuna ne olur? Allah’ın bağışı üflediği Ruh’un bilincine erişebilmek ve bu türden soruları cevaplayabilmek, ancak doğru bağlamın içinde kalınarak mümkün olabileceğini görmeliyiz.
Bilgisel yüzeysellikle, metaforik ve mecazî düşünce kabiliyeti eksikliğinde, okunan verileri harfiyen veya kelimesi kelimesine (motomot) anlamaya çalışmakla varılacak bilgi düzeyinin fazla aydınlık olmayacağını tahmin edebiliriz. Kelimelerin ve cümlelerin “arkasında,” yanında ve derinlemesine altında yatan, yazana ait mecazî olabilir anlamların bağlamları dikkatle deşifre edilemezse, güvenilebilir manaya ne olur? Manaca sadakatsiz okuma, neticesinde yüzeysel bilgilenmemize, daha fenası, gerçekleri yanlış kavramamıza yol açacaktır. Derin okuyamazsak yazana ve yazılarak iletmek istenilene adil davranmamış oluruz. Derin okuyamazsak yaratana ve yaratılana hakkını vermemiş oluruz ve bu sebeple yanlışlar içinde kalırız. O mahal, bilincin hakikatine zarar katılmış bir ortamdır.
Bağlama Sadakat
Bilgi ediniş yöntemi olarak “görüş,” görülene bağlı olduğu için bazı durumlarda görüşün veri kalitesi eksiklik arz edebilmektedir. Bu eksikliğin kaynağı mahiyetiyle sübjektifliğe tutsak kalmış göz ve arkasındaki beyindir. Görülmek istenilen şeyden, aslından farklı veri ve bilgi edinilmesine neden olan, insan beyninin göreli göndergeler aracılığıyla çalışma mekaniğidir.
Görüş ve biliş yanılgılarının yaratacağı farklar bizi objektiviteden uzaklaştırmaya meyleder. Beynin göreliğinin sebep olacağı farkları değerlendirirken dikkat edilecek husus, farklı görüşlerin aynıbağlama sadık kalıp kalmadığıdır. Örneğin, siz elmanın tadından bahsederken benim patatesin kokusundan söz etmem durumunda kafalar karışacaktır! Popüler atasözünü hatırlayalım: “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı.” Bu deyim, maharetle bağlam karışıklığını tasvir etmektedir. Uygun bağlam içinde konunun mahiyetine sadık kalınmazsa, gerçeklerin algılanmasında dejenerasyona maruz kalarak hakikate zarar verilecektir. Bir şeyin aslına/hakikatine uzak kalınması sonucu belirecek edinim eksikleri doğruyu tam bilmemize kesinlikle engel teşkil edecektir. Bu bakımdan tamlığa tek çare, doğru ve gerçeklerle yanlışları bertaraf edebilecek öğreniyi benimseyerek hakikati özüyle önemsememizdir. En başından, aslına yaklaşarak gelecek öğreni tekniğinin ele alması gereken: bağlam karışıklığının kesinlikle ne olduğunun anlaşılmasıdır. Yaşanıla gelen, insanlar arası olumsuzlukların insan beyinlerine yerleşip gizlenmiş bağlam karışıklıklarından kaynaklandığı aksiyomunu tekrar edebiliriz.
Yuvarlak bir diski, aynı ebattaki bir kare boşluğuna sığdırmaya uğraşıyor olmamız kafamızdaki bağlam karışıklığına metaforik bir örnek olabilir. Eğer gerçekliğin dışında biçare kalmak istemiyorsak, alakası‑manası ayrı bir bağlamdaki anlam uyumsuzluğuna çare bulmamız beklenir. Uyumsuzluğu, doğru sandığımız bir yere sıkıştırma hevesimiz, niyetimiz, isteğimiz veya tutkumuz hakikatlere adil olamayacağımız anlamına gelir. Hakeza, ruhanî olmayan konulardaki anlayışın (yuvarlak şeklin) ruhanî olan konudaki hakikatin (kare şekil) içine sokulmaya çalışılmasına ilkesel olarak karşı durulmalıdır. Ancak bu yaklaşımla Allah’a kavuşma odaklı çabalar olumlu yönde netice verebilir diyoruz. Doğruluğa hassasiyetle ve göresizlik bağlamına sadakatle ruhanî bilince erişmek, takva eşliğinde gerçek olan yaşamı objektiviteyle gözlemek, bizi Biz bilincine erişmeye yönlendirecek tavırlardır.
Dille Bağlam Karışıklığı
Kur’an’ın İhlâs Suresi 1. Ayetinde, “De ki: O Allah’tır, Tektir!” yazılıdır. Yukarıda bahsettiğimiz konuyu öneminde dolayı hemen tekrarlamak isteriz ki: bu satırın Türkçe mealinde geçen “O” hitabı, bizce bağlam hususunda, uygunsuz düşmektedir. Ayet tercümesinde bizim okumamıza aykırı bir bağlam karışıklığı durumu ile karşı karşıyayız; bu karışıklığın dil çevirisi sürecinde husule gelmiş bir kelime seçimi hatası olduğu kanısındayız. Ötede bir şeye işaret etmek için kullanılan “O” kelimesinin ruhanî bağlamda tevhidî Hakikat’e uymamasının nedeni, göreli bağlamın göresiz bağlam ile karıştırılmış olmasıdır. Bir insan, tek Kendiliğe “O” diyerek ikilemli bir dille hitap ettiği zaman, fikren göreli bu yaklaşımın Hakikatin bilincine hasar yapacağı ve Hakikatin niteliği konusunda kafa karışıklığı doğuracağı gerçeği görülmelidir.
Parmağımızla veya dilimizle “O” diyerek işaret ettiğimiz zaman, o şeyi kendimizden ayrıştırdığımızın ve öteye (mesafeli) bir yere yerleştirdiğimizin farkında olmalıyız. Bu farklılaştırma insan beyni için olağandır; aklî eşyanın doğasıdır. Ancak burada mevzu bahis, başkalaştırıcı, öteleyici veya ayrıştırıcı ifadelerin, niyetimiz dahilinde olmasa da, ruhanî bağlamda yapacağı zarardır. Hakikate zarar, olumsuz yanlış yorumların kasıtla Tekliğe karşı yapılmamış olsa dahi, etkisidir. Vurgulamak istediğimiz nokta özetle, tefsir ve diğer problemlerimizin menşeinde yatan “zehirli” şeyin bağlam karışıklığı olduğudur. Bağlam karışıklığının olumsuz sonuçlarının her fırsatta karşımıza çıkabileceğinden emin ve dolayısıyla tetikte olmalıyız.
Dil kullanımında tercih edeceğimiz terim ve kelimelerin yanlış anlaşılmalara yol açması nedenlerinin en önde gelene bir örnekle bakalım. Hristiyan aleminin Hz. İsa için Tanrının “oğlu” derken oğul kelimesini fizikî/nesnel bağlamda kullanmaktan çekinmemişlerdir. Tanrı’dan doğmuş bir oğulun olabileceğine inanç, bağlam karışıklığının delilidir. Bu inanç dinler arasında tarih boyunca büyük sorunlara ve ilahiyat bağlamlı anlaşmazlıklara yol açmıştır. Oğul kelimesi ruhanî bağlamda Museviler tarafından daha farklı metafiziksel anlamda kullanıldığını kale almayan Hristiyan görüş, peygamberliği ötesinde Hz. İsa’nın, bizce kabul edilemez bir kimliğe büründürülmesine[19] neden olmuştur. Dolayısıyla, aynı kelimenin iki ayrı bağlamda bambaşka manalara sahip olabileceği bilinciyle edebî seçimi hassasiyetle yaparak, esasta doğru bağlama sadık kalma disiplini sürdürmeliyiz. İnançlarımızı bilgi sayesinde olgunlaştırırken Hakikatin bilincine uygun ve doğru bağlamla varabiliriz; varmalıyız.
Tanrı-Tapma Bağlamı
İlah kelimesinin “tek olan Tanrı” manası taşıdığını düşünebiliriz. Ancak şu belirtilmelidir ki; Tanrı kelimesi aslında, Asya Türkçesinde gök anlamında tıngı kelimesinden gelen tengri (gök tanrısı) terimidir.[20] Dolayısıyla Tanrı geçmişiyle tapılmaya müsait bir özellik taşıması hasebiyle yerine, bizce göresiz Hakikati temsil edebilir “İlah” kelimesinin tercih edilmesinin daha doğru olacağı anlayışındayız.
“Allah’la birlikte başka bir ilaha tapma! Başka tanrı [ilah] yok, ancak O vardır! Onun zȃtından başka her şey yok olmaya mahkumdur!”[21]
Tapınan kişi tapma/tapınma eylemiyle dıştaki bir mahale yönelmiş olacağından “tapınılanın” o kişiden ayrıdır ve dolayısıyla tekliğe aykırı ikilemlik gözetiliyor olacaktır. Böyle bir halde (eğer ki Al‑İlah’a tapınıyorsak) tevhidî ilke kapsamında yapılan “ibadet” tutarsızdır ve “monoteist” temelli bir din doktrini açısından problemlidir. Allah, tapılmaktan ziyade, yaşanacak, yaşanan ve yaşatan Hakikattir. Tevhit ilkesi gereğince, tapılmak üzere “dışta” bir kutsallık aramamalıyız, çünkü tek kutsal sadece, “dışı” olamaz Kendiliğidir; Al-İlah olan eşsiz Zat’ıdır. Ayrıca,
“Sadece Sana ibadet (kulluk) eder ve sadece Sen’den yardım dileriz,”[22]
denilerek, tapmak fiili yerine ibadet etmek fiili tercihiyle, İlahî Teklik teyit edilmektedir. Sözlükte ibadet kelimesi, “boyun eğme, alçak gönüllülük, itaat, kulluk, tapma, tapınma” olarak tarif edilmiştir.[23] Bizce tapma ve tapınma kelimelerinin bu sözlük tarifinden çıkartılmasının doğru olacağı kanısındayız. İbadetin temelini sadece kulluk etmenin oluşturduğu görüşündeyiz.
“Allah’a dinde muhlis olarak samimiyetle ibadet et!”[24]
Kur’an ayetinde sorulan “… Allah’ı bırakıp da o taptıklarınız nerede?”[25] sualinde gizli, iç meal şudur: Allah’tan uzaklık, tapınılacak “şeylere” yönelerek oluşur. Aynı surenin 29. ayetinde “… dini sırf O’nun için halis kılarak ibadet edin,” denilmektedir. Bu ayette kullanılan “dini … halis kılarak” ifadesinin önerisi şudur: İbadetin tapınmaya dönüşmeden yapılması ve dinin, yani tek Hakikate varacak yol üzerinde seğirin her türlü göreli etkilerden, dünyevî (fizikî ve/veya zihnî putlara has) bağlamlardan arındırılarak “halis” ve “muhlis” hale getirilmesidir. Böylelikle “O’nun için,” yani Hû’ya sadakat adına, ibadetin dünyadan, yani göresizliği gölgeleyen göreliklerden etkilenmeyen, sadece Hakikatin bilincine eriştirecek ruhanî bir yol alma vasıtası sayılmasına dikkat edilmelidir. Vurgulan nokta: ibadet kalitesinin Hakikate, yani Kendiliğine uygunluğudur.
Daha önce, sırat köprüsü ile ilgili görüşlerimizde (bkz. s. 25) ifade edilen şuydu: Adalet adına göreliklerden sakındıracak doğru yolun güzergahı göresizliğe, yani ahirete doğru seyreder. Dinin (doğru Hak yolu olarak) halis kılınması demek, anlaşılmasını ve uygulanmasını zorlayan keyfiyetlerden, yani göreliklerden uzak kalınmasıdır. Bunu sağlayacak olan objektivite ilkesidir. Her türlü işlevi tarafsızlıkla yönetebilir yeteneğe sahip bu ilke, beşerî taraftan başarıyla ahiret tarafına geçmemizi sağlayacak sırat köprüsünün inşası için gereklidir.
Arınık Bilinç
Kur’an ilminin tırmandıracağı spiritüel zirvede bizi bekleyen arınık bilinçtir; Allah’ı en yakından, şah damarımızdan daha yakınlığını ilk elden öğrenmek “zirve” aşamadır. İçinde bulunduğumuz Hayy’atın olusal hali, iç içe bir birleniklik yaşadığımızı öne sürmektedir. İç içelikte dışı olamaz göresiz ruhani “içi” deneyimleyerek Allah’a kavuşmakla gözlediğimiz aydınlık: İlahi Kendiliğinin bilincidir. Hayy’at yolunun başlangıcında nasıl oldurulmuşsak, Olduranı bilmek ve olunumla bize bahşedilen kutsallığın şuuruna varmak, Hakikat kaynağının bizimle birlenik olduğunu anlamak, böylece ayrılık duygularının neden olduğu gizlilikten kurtulmak ve olusal “aydınlığa,” yani Allah’a kavuşmak esas ereğimizdir. Hz. Muhammed’e resullük yetkisi verilmesi nedeni Kur’an aracılığıyla Allah’ı bilmemiz içindir.
“(Ey Resûlüm!) Doğrusu Biz, sana bu Kitap’ı, Allah’ın sana gösterdiği gibi, senin de insanlar arasında hükmetmen için hak olarak gönderdik.”[26]
Kur’an, kutsal öğretileri değişik edebî yöntemlere başvurarak bilgi yolunda okurlara aktarmaktadır. Kur’an’ın bizlere sunduğu dünyevî öğretiler veri edinme yöntemi bakımından dolaylı türde iken, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’in edindiği bilgiler dolaysız, yani ilk elden öğreniye dayanır.
Okuduğumuz herhangi bir metnin genelde doğru anlaşılması, göreli zihinsel yeteneklerimize ve belleğimizin içeriğine dayalıdır. Kur’an’ı okuyan kişi için de metnin anlamı ve manaları, baştan o kişinin yetenek ve belleğine “göre” olacağından, okunanlar dolaylı veri sayılacaktır. Bu kaçınılmaz ve cidden kısıtlı (handikaplı) durumu aşabilmek ancak dini anlatımların arakasındaki mecazî manayı deşifre edip öne çıkarmakla[27]olasıdır. Sonuçta metaforların ifade etmek istediği, gizemli manaların üstünün açılabilmesidir. Buancak ilk baştan münezzehlik kavramının öğrenimi, yani göresizliğin taktiri yoluyla mümkündür. Bu da, arınık bilince varmaya tekabül eder. Allah’a kavuşmak için Kur’an’ın rehberliğinde Allah’ı öğrenme çabası sürecinde olgunlaşarak derinleşecek bilinç, saflığın ve arınıklığın sadece Kendiliğine “has olduğunu” gösterecektir.
Oluluk Dili
Hz. Muhammed’in sırat köprüsünü geçerek ahiretine erişiyle deneyimlediği Kendiliğin anlatımı, Oluluk dilindedir diyoruz. Bu ruhanî dil, lügat dili olmayıp, olusal nitelikte mecazî ve bâtınî özelliktedir. Çok özel şart ve hallerde İlahî Lütuf ile insana sunulmuş vahiy, Oluluk dilinde bir iletişim hattıdır. Bu hat üzerinden Allah’ı tanıtmak ve Hakikati bildirmek maksadıyla kullanılmış dilin tefsir aracı olarak öğrenilmesi çok önem taşımaktadır.
“Sizin bilemeyeceklerinizi Allah’ın vahyi ile biliyorum,”[28]
denilerek vahiy hattının bilgisel kıymeti belirtilmiştir. Kur’an içeriğinin amacı, “kurtuluş” terimiyle değinilen ruhanî aydınlanma, vahiy yoluyla bilgisine erişilmiş Hakikatin dolaysız “ilk elden” deneyiminin öğretisidir.
Zihnî esaretimizden kaynaklı bilmezlikten kurtuluşumuz, diğer bir deyişle her birimiz için olusal özgürlüğün gerçekleşmesi, eninde sonunda dinin hedefidir. Hakeza bu hedef, sırat köprüsü üzerinden geçerek kişisel ahirete varmakla ruhanî cehaletin sonlanmasına neden olacaktır. Bu varış, en uç zirve bilinç noktasına tekabül eder.
Al‑İlah tanımlanırken Kur’an’da karşılaştığımız üslûplar[29] açısından Hz. Resulullah’ın dil kullanımı değişik yaklaşımlar sergilemektedir:
- Allah’ın “Ben” kimliği konuşturulurken Kendiliğinin bağlamı içinden, Allah’ı kendi “ağzından” kendi “sözleriyle” öğrenmemiz sağlanmaktadır. Bu öğretiyi temin eden ayetlerdeki bilginin vahiy yoluyla ilk elden edinildiği (“indiği”) aşikârdır. “Tarafımdan de ki:…” (Kur’an 39[59]: 10) veya “Rabbiniz de Benim; onun için sadece Bana kulluk edin,” (Kur’an 21[73]: 92) veya “Ben kuru çamurdan şekillenmiş balçıktan insan yaratacağım” (Kuran 15[54]: 28) örneklerinde olduğu üzere vahiy üslûbu ile karşılaşıyoruz.
- İlahî Şuur “Biz” kimliğiyle konuşturulurken tevhidî evrensellik bağlamı içinde ve peygamberliğin kazandırdığı yetkiyle, âlemlerle birleniklik (müştereken içlenmişlik) kavramı öne çıkarılmaktadır. Bu birleniklik hakikati, kâmil bir insanın izlenim ve öğretileri aracılığıyla Biz bağlamında iletilmektedir. “Biz seni bütün âlemlere sadece ve sadece bir rahmet olarak göndermişizdir” (Kur’an 21(73): 107) cümlesi tevhidi Biz üslûbuna işaret etmektedir.
- İnsan kimliğiyle kulluk bağlamında her birimiz gibi dünyada, “O” ve “Sen” hitaplarıyla Allah’tan bahsedilmektedir. Kaleme alındığı günlerin dünyasında anlaşılması adına, Allah‑yaratık arası ilişkiler, örnek bir insan görüşüyle ve kulluk ağzıyla konuşturulmaktadır. “Şüphe yok ki O, …” (Kur’an 21(73): 110).
Yukarıda sıralı üç üslûbun her birinde vahiy olayının kaynak olduğu dolaylı (ilhama dayalı) ve dolaysız (anlanışa dayalı) her türden bilgiye Hû’nun sahip olduğu unutulmamalıdır. Resullüğe lȃyık görülmüş bir kul olarak Hz. Muhammed, Hayy’ı bâtınî sessizliğinde duyduğunda, “Oku” talimatına uyarak, kendini ruhanî bir “iletişim vasıtası” konumunda bulmuştur. İlahî Oluyu okurken, Hû’nun “gözü” olup görmüş, Hû’nun “kulağı” olup duymuş, Hû’nun “ağzı” olup konuşmuştur: Vasıtasız öğreniye vasıta olmuş, evrensel sesiyle Allah’ı bilme amaçlı öğretileri sunmuş, insanlara mümin olma imkânı tanımıştır. Hz. Muhammed’e şükürler olsun!
“Al-ilah var mıdır?”
Israrla karşılaşılan ve arkası kesilmeyen gerçek dışı görüşlerin nedeninin bilgi noksanlığı olduğunu tahmin edebiliriz. Sayısız noksanların en baskını ve cidden zararlı olanı, İlahî Mevcudun “Kendiliği” göresizliğinin anlaşılmamış olmasıdır. Yanılgı içinde ve şüpheyle, “Al-İlah var mıdır?” sorusunu soran kişi, İlahî Hakikati kafasında göreli bir varlantı olarak canlandırdığını bize hemen ifşa eder. Çünkü “var mıdır, yok mudur” türünden bir soru: ikilemli bir bakışın, monoteist ilahiyatı doğru ve amacına uygun bir şekliyle olusal (ontolojik)hakikatler denklemine ilikleyemediğini gösterir. Aynada kendine bakan bir kişinin “Ben var mıyım?” gibisinden bir suali cevaplaması, ilk başta gözlerine yansıyan fiziksel mevcudiyetine göre olacaktır, çünkü “varlık” konusu sualin nesnel odağıdır. İlahî Hakikatin her şeyden münezzeh olduğu ayetlendiği halde fizikî bir varlık bağlamına itilmesi; zihnî, yani mantıksal bir aksaklıktır. Böyle bir yaklaşımla yanılgı, bilgisel noksanlık nedeniyle her şeyi olduran Hakikatin olusal vasfının sanki yaratılmış gibi hatalı ve uyumsuz (ikilemli) bağlamlar içinden sorgulanmasıdır. Sadece “varlık yokluk” dünyasından çıkabilir böyle bir soruya cevap, olunum bilimi açısından ontolojik yanılgının, yani bağlam karışıklığının yarattığı mantıksızlıkla, kendinden verilmiş sayılmalıdır.
Nesnelliğe dayalı ve dogmatik düşüncenin takıntılarının yanlışlığında “Al-İlah var mıdır?” sorusunun geçersizliğinin belirtilmesi ihtiyacı aşikardır. Olusal bakımdan kullandığı kökten hatalı bağlam neticesi izafî zanlı görüşlü ve asırlardır tekrarlanan bu gerçek dışı anlamsız sorunun sonunu getirmeye ve bir daha sorulmasına ihtiyaç duyulmamasına yönelik argüman üretip çalışmalıyız.
Dini temsilen, önderliğiyle öne çıkmış ve ilahiyatla yakından ilgilenen kişilerde şahit olduğumuz başka bir yanılgı da (ki bu gerçek, tüm dünya dinlerini etkilemiş tarihsel bir sıkıntıdır): İlah’ın “varlığını” ispat etme çabası içine girmeleridir. Mantıksal bir yaklaşımla çabaları kendilerini çıkmaz sokaklara sokmakta ve deney ağırlıklı bilim âleminin eleştirilerini hak ederek (epistemik) mantıksızlıkla itham edilmektedirler. Yanılgılarını bu “ispat” konusunda gidermek için ontolojik yönde adımlarla, Oluluk ve varlık konularını doğru bağlamlarıyla kendilerine açıklamalılar ve farklarını başkalarına da anlatabilmelidirler. Her türlü ölçüde öğesi olan zaman‑mekân boyutlarının tek Sahibini (Yaratanını) “sen var mısın” sualine maruz bırakmak, Kendiliğin temelindeki Oluluk niteliğinin anlam kazanmadığı sonucunu çıkarır. Bu eksiklik içinde yanlışların İlahî Hakikatin niteliğine yapılan bir haksızlık, hakikatin kendine yapılmış bir zarar olarak değerlendirilmelidir.
“Ölçü ve tartıda adaletli davranın…haksızlık etmeyin”[30]
“Al-İlah var mıdır?” sorusuna verilecek yanıtlardan bir diğeri de, doğada şahit olduğumuz, huşu verici incelik ve muhteşem ayrıntıların güzelliğinde Yaratanı bir saatçiye benzeterek, her şeyin onun mükemmel tasarımıyla “dışardan” var edildiği görüşüdür. Doğal azametlerin ancak sonsuz beceriye sahip, bu tür yaratıcı bir varlığın delili olarak değerlendirilmesi de ilginç, fakat bir bilgi yoksunluğunun semeresidir.
Yaratan ve yaratılan ikilemine dayalı ilahiyat modeli, atan ile atılanın ayrı oldukları anlayışı (bkz. s. 81) ilahiyat konusunda ruhanî niteliğin göresiz aslının takdir edilememiş olduğunun bir göstergesidir. Tevhidî Teklik bütünü için “sistem” kelimesinin kullanılması da ayrıca gerçeklerden uzak ve yetersiz bir metafizik anlayışa neden olmuş nesnel öğrenimin bir ürünü sayılmalıdır.
Varlık Nosyonu
Varlık ve yokluk, yaratılarak mevcut kılınmış bedene özgü durumlardır. Bu nedenle, varlık nosyonu yalnızca varlanan âlemde geçerli olacağından, var ve yok kelimeleri görelik aleminde kullanılabilir. Ancak bu kelimelerle münezzeh Kendiliği, göresiz Hakikati ifade etmeye çalışmamalıyız. Varlanan âlemler Olunun boyutsal yansımasıdır; Kendiliğin göreli tezahürüdür. Olduran Hû, âlemlere şamil tek Oludur; dolayısıyla varlığı “var kılan” nitelik (güç) baştan Kendiliğidir; Kendiliğinden olanın “yokluğu” söz konusu edilmemelidir. Yukarıda sorduğumuz “Al-İlah var mıdır?” sorusunu şimdi başka ve biraz farklı yönde cevaplayacağız:
Al-İlah, ne vardır, ne yoktur. Sadece her türden varlık‑yokluk berisinden “Ol” buyurabilen ve her şeyi olduran ve var ederken Oluluk bağışlayan Zat‑ı Hakikattir.
“Al‑İlah vardır” sözcüğü yerine tevhit ilkesine sadakatle, yanıtın “Allah’tır” (Hû) şeklinde kalması bizce tamlıktır.[31] İlahî Hakikati, sanki yarattığı âlemlerden ötede ve ayrıymış gibi başka bir “var oluşa” büründürmek yerine, Kendiliğinin neden olduğu Bizlik anlayışına yönelmeliyiz.
Âlemlerin varlanışını yalnızca Allah’ın yaratışına atfederek Al‑İlah’ın, Kendiliğinin yarattığıyla müştereken içlemiş olduğunu ve bu gerçeği ancak İlahî Oluluğun açıklayabileceğini görebilmeliyiz. Zat‑ı nezdinde Tekliği, Oludur. Oluyu, özellikle varlık veya yokluk ifade eden göreli kavramlar aracılığıyla sorgulayarak cevaplayamayız. Oluluğun olunumla türettiği göreli mevcudiyetlerle müştereken içlenmiş Biz nosyonu da ancak Kendiliğinin Tekliği bağlamında anımsanabilir.
Evrensel Bağlama Yöneliş
İlah kelimesinin tümel tasviri Al-İlah’a atfedilen bütün isimlerinin manalarının müşterekliğinde yapılmalıdır. Her isim, niteliği bağlamında söylenince evrensel şümul (kapsam, kaplam) edinir ve ilahiyat bilimine katkı yapar. Söz gelimi, “merhamet” bir şey ifade ederken merhametli olmanın şümulü evrensel merhametlilik bağlamına Allah için işaret eder. Diğer bir deyişle, merhametli olmak belli bir insana aitken, merhametlilik hali hiçbir aidiyet istemeden, yani uygulanacağı şeyden (insandan) bağımsız olarak, uygulanmasa dahi kendi özelliğine (mahiyetine) ve yeteneğine ait kalır. Yani, nitelikler âleminde merhametlilik hali bağlantısızdır ve uygulanacağı anda kullanılmayı bekler. Allah’ın merhametlilik (uygulanacak) sıfatı merhametli (uygulanmış) olguyu belirler. Yani merhametli olmak merhametlilik niteliğinin varlığına (varlanmış haline) denir. Aynı şekilde, merhametli insan merhametliliğin somut olunumu, yani tezahürüdür. Genelde her hangi bir nitelik, içkin doğallığın fark edildiği anın yansımadır, dolayısıyla göresiz (aidiyetsiz) merhametlilik olguyla göreli mevcudiyet kazanır ve böylece varlanması sonucu bize yansıyan yine (ruhani) merhametliliktir.
Kendilik için de aynı mantık silsilesini yürütebilir miyiz? Kendilik sıfatı Kendiliğin olgusunu (Oluyu) belirler. Yani Kendi olmak Kendilik niteliğinin varlığına denir. Aynı şekilde Kendi olmak Kendiliğin olunumu yani tezahürüdür. Neticede Kendilik niteliği içkin doğallığın fark edildiği anın yansımasıdır, dolayısıyla göresiz Kendiliğin olguyla göreli mevcudiyet kazanması ve varlanması sonucu yansıyan yine Kendiliğidir, yani Oludur. Kendi olan aidiyetleriyle kimlik kazanır. Dünyevi aidiyetlerden yoksun kimlik, göresiz saf mevcudiyettir. Bu saflık Kendinin Kendiliğidir; Allah’tır.
Kur’an’da verilen dünyevi etki‑tepki örneklerinin amacı, günlük yaşantıda karşılaştığımız ve bizi içine çeken/katan gerçeklere kaynaklık eden tevhidî Hakikati ve yaratılmışlar üzerinden evrenselliği öğrenmemizi sağlamaktır. Soyut merhametliliği dünyada pozitif somut merhametli olguya çeviren “Allah’ın eli” faydalı insandır. Aynı paralelde denebilir ki: Soyut Allah Hakikatinin anlanabilmesi için, Olduranın göresiz gerçekliği (yani Kendiliği), oldurduğu somut (yani olguya dönüşmüş Kendiliği) yaratığın soyut halin (yani Kendiliğin) şuuru her insanca edinilebilmelidir. Saf mevcudiyetin deneyimlenmesine (Allah’a kavuşulmasına) dek geçecek arınıklığa dönüşüm sürecinde, görelik bizi değişik dünyevî bağlamlarla kısıtlayacaktır. Ruhanî bağlamda kısıtlayıcı hiçbir “ortağa,” yani aracı unsura ihtiyaç duyulmadığını gösterecek ve aynı zamanda “içten” bilmeyi sağlayacak olan anlanış aşamasıdır (bkz. s. 179). Kendimizi en saf düzeyde öğrenmenin anlamı anın manasında gizlidir. Nedensiz, nasılsız ve bağımsız soyut haliyle bu an’lam, Hakikat bilincine varılana dek bizi anın göresizliğinde bekler.
Olduran ile oldurulanın müştereken içlenmişliğinde, Olunun varlanışımızdaki rolünün taktiri için ilkesel olarak en önemli çaba ontolojik saflığın, yani Oluluk verisinin edinilmesidir. Bunun için kişi kendini göreli tanımlamalardan arındırarak Oluluğun, yani İlahi Kendiliğin yaşanmasına yönelmelidir. Bu hizada tefekkür ve zikir diyetimizin temelini İlahî Olunun işgal etmesini sağlamalıyız. Bu gerekçe, zaman içinde bireysel evrimin devamına, bilgisel noksanlarımızın tamamlanmasına ve bilimsel objektif tutumun yerleşmesine etkendir. Tepki için kararlar alırken yargı ve hükümlerimizin adil bir şekilde sonuçlanması adına, güvenli kaynaktan esinlenmemiz (ve Hakk suyunu içmemiz) elzemdir. İhtiyacımız olacak verilerin objektif tefekküre destek sağlayabilir doğrulukta ve evrensel ilkelere referanslı olmaları bilinçli yaşantıya katkı yapmamıza neden olacaktır.
“O (Hz. Muhammed), her nefeste, her anda Hakk’ı zȃkir [anan]. O, nimetlerle ıstırapların hepsi için şȃkir [şükreden].”[32]
Kıymeti taktirden yoksun umursamazlığın haksız sonuçlarından uzak durulabilmesi için, önceden doğruyu lȃyık olduğu değeriyle ve derinliğiyle bilmemiz gerekir. Kavgalı bir dünyada insan kıymetinin unutulmaması için hepimizle müştereken içlenmiş olan Hakikatin öğrenilmesi çok kolay olmayacaktır. Sonuçta insan mutluluğu adına Oluluğun bilinmesi, üzerinde durulmaya layık bir konudur. Bu liyakat, dindar çevrelerce dahi umursanmamakta ve ihmal edilirliği giderek kanıksanmaktadır. “İnsan kıymetinin” ruhani boyutuyla bilinmemesi hali, her an içinde bulunduğumuz ve doğuştan sahip olduğumuz kutsallığı KendiBiz kimliğimizle keşfetmemizi engellemektedir. “Her nefeste” Hay Hakikati bilincine varabilmemizi manilemektedir. Bilgi eksikliğinde, bizleri Olduranın bağış ve lütuflarının kıymetini taktir edemeyişimiz ve “şakir” olamayışımız, yaşantımız boyunca bizi ve küresel çapta insanlığın tümünü zor durumlara sokmaktadır. Dünyada sonu bitmez savaşların, toplumlar arası yasa ve kurallara saygısızlıkların neden olduğu adaletsizliklerin, çıkarcılık ve maddiyatçılık güden cahil elleriyle her an doğaya yapılmakta olan hasarların ve insafsızlıkların neden olduğu kıtlık, açlık ve hastalıkların gün geçtikçe arttığını görüyoruz. Bu türden “varoluşsal” tehlike ve geleceğimize tehditlerin bilhassa geri kalmış ülkelerde çoğaldığına şahit oluyoruz. Samimi görüşümüz şudur ki, dinen ve ruhanen geri kalmışlıklar ve çıkmazlar her türden eziyet ve ızdıraba kaynak olmaya devam edecektir. Dolayısıyla gereken, İslamiyet (ve dinler) adına çözümü beklenen bu “durum” nedenleriyle düşünülmelidir.
Bencillik, umursamazlığının tutuşturduğu cehalet ateşini kalplerde körükleyerek vicdanın küle dönmesine neden olur. Yönünü şaşırıp dünyada hak ve adalet yolundan sapanların sayılarının her geçen gün arttığını izledikçe endişeleniyoruz. Doğru ilkelere sahiplikle her şeyin hakkını vermeye itina gösterecek toplumsal bir yaşantıya erişimin kolay olmayacağı görülüyor. Beklentilerimiz doğrultusunda inşa etmemiz arzulanan ideal İslamî yaşamın sevgi, saygı ve merhametle beslenen cennet bahçelerine dönüşmesine oldukça uzak kaldığımız kanısındayız. İslamî ilkelerden uzak kalındığı sürece, manevî ve ahlakî değerlerin süslemeye çalıştığı ortamlar, ne yazık ki kutsal güzelliklerden mahrum kalmaya devam edeceklerdir. İnsanlığın kurduğu, imha becerisi yüksek, askeri silah endüstrilerine bakıldığında oradaki umursamazlığı teşhisimiz zor olmayacaktır. Unutmamalıyız ki bu endüstrileri yönetenler gerçekten yüksek tahsil görmüş insanlardır! Buna rağmen karşımıza çıkan psikolojik profilin yansıttığı; Allah’ın bahşettiği ve adını nimet koyduğumuz varlık verilerinin fayda ve güzelliğini takdir edemeyenlerin duygusal ve sosyal konulardaki zeka eğitimi eksiklikleridir
Zihnî ortamlarda öğrenimlerimizi sağlayan aklın gözü, yanılgıyla sanal tanrısal imaj ve kanılara (putlara) takılır da yaşam vizyonumuz evrensel gerçeklerin gerisinde kalırsa, dinen ruhanî ilerleyişimiz durmuş olur. Sanal ve zanlı gerçeklerle kurgulanan “ilahiyat” izlendiğinde, dini yaşantının silinmeye yüz tuttuğu şüphesine düşebiliriz. Dünyamızın kaderini ve dahilindeki yerimizi, astroloji ve burçlara takılarak “göklerde” aramaya çıkmak nasıl bir ruhanî yaklaşımdır; hakeza bu durum çaresizliğe örnek bir kaybolmuşluğun delili sayılamaz mı? Zirvesine varmayı düşlediğimiz kutsal (metaforik) dağın eteklerinde yerimizde sayarcasına, kafa karışıklığı içinde beklediğimiz sürece, bilgi derinliğinden yoksun halimizin kanıtı sayılmaz mı?
Görelik ve göresizlik kavramları, bilinçli bir yaşam boyunca bağlamlarına uygun şekilde kullanılırsa, kurtuluşa doğru bilimsel bir ruhanî ilerlemenin mümkün olabileceği çok insan tarafından anlaşılamamıştır. Buna çare: kitabımızla öne sürdüğümüz pozitif psikoloji adına beklenti kendimizi gerçekleştirmektir. Bu konuyu 9. Bölümde incelemiştik. Fakat ruhanî bağlamda şunu da incelemeye eklemeliyiz: KendiBiz’liğimizi taktir ederek kendini gerçekleştirmek, objektiflik ilkesi eşliğinde kimliğimizi geliştirip eğiterek, ruhanî bağlamda bilgeliğe doğru evrilerek, “Biz” denilmiş evrenselliğin bilincine erişim hedeflenmelidir. Bu gayeyi güden azimle kutsallığımızı keşfetmek, kendimizi olusal bağlamda bilmekle mümkündür; yeter ki temiz akılla katedilebilecek ruhani yoldan sapmayalım ve yönümüzü zihni putlara taparak şaşırmayalım. Bu olumsuz olasılığın panzehiri, İslami anlamda değerli ilkelerle tanımlanmıştır. İlkelerin öncülüğünde tasarlanarak, yaşam içinde ahiretimize vardıracak öğreniye eriştirecek kaynak ve sırat köprüsünün inşasında rehberlik yapacak, Kur’an’dır.
[1] Kur’an 18(69): 110.
[2] Kur’an 55(97): 27.
[3] Kur’an 39(59): 4.
[4] Kur’an 2(87): 255.
[5] Sevgi gösterilen ilginin kalitesidir diyebiliriz.
[6] gizli olan, cisim olarak görünmeyen.
[7] “ilkel” kelimesi yanlış anlam verebileceği düşüncesiyle yerine ‘ilksel’ tercih edilmiştir.
[8] Kur’an: 96 (1): 1
[9] (Armstrong, 2017), “Tanrı’nın Tarihi.”
[10] Tevrat: (Exodus) “Çıkış”: 3:14.
[11] Kur’an 20 (45): 12 ve 28 (49): 30.
[12] https://islamansiklopedisi.org.tr/huve- huve. Erişim tarihi: 7-9-2020.
[13] Ahadiyyet: Ezelî ve ebedî teklik; Allah’ın zatını zatıyla bilme mertebesidir.(İslamAnsiklopedisi, 2016-2020).
[14] Saflığıyla, halisliğiyle, temizliğiyle
[15] ifşa edecektir.
[16] Kur’an 112(22): 1.
[17] Alışılagelinmiş “mutlak Hakikat” terimi bizce tercih edilmemektedir.
[18] Kur’an 50 (34): 16.
[19] https://tr.wikipedia.org/wiki/Teslis, Erişim tarihi 28 Kasım 2021.
[20] (Eyuboğlu, 2004) s. 641.
[21] Kur’an 28(49): 88.
[22] Kur’an 1(5): 5.
[23] (İslamAnsiklopedisi, 2016-2020).
[24] Kur’an 39(59): 2.
[25] Kur’an 7(39): 37.
[26] Kur’an 4(92): 105.
[27] Mana madenciliği
[28] Kur’an 7(39): 62.
[29] izlenen yol, benimsenen tarz
[30] Kur’an 11(52): 85.
[31] . “Al‑İlah yoktur” diyenlere de “Allah’tır” karşılığının verilmesi yerindedir.
[32] (El-Hallac, 1976), Nokta Tasini, s. 100.