KB – B11

11. “BİZ” DENİLMİŞE DÖNÜŞ

“Ant olsun! İnsanı Biz yarattık…Biz ona, şah damarından daha yakınızdır!”[1]

“Şüphesiz ki Biz, hem diriltiriz hem öldürürüz ve dönüş de ancak Biz’edir!”[2]

Merkezinde durduğunuz hayalî bir daire düşünün. Bu kurgusal çemberin içine aile mensuplarınızı, en yakın dostlarınızı, arkadaşlarınızı, velhasıl tüm kendinizden saydığınız milletinize, kabilenize, aşiretinize ait kimseleri davet edin ve katılmalarını bekleyin. Menfaatiniz gereği emniyetini gözettiğiniz her türden hayvan, mal ve mülkü de, ama şu şartla içine dahil edin: bütün bunlar sadece size ait olsun. Elinizde tapusu varmış gibi, sahibinin tek siz olduğunu varsayarak, keyfiyetle size mahsus imtiyazla hareket edin. Bu alanı “sınır” adını verdiğiniz bölücü hayalî duvarlarla çevirin ki başkaları giremesin; ayırdıklarınızı tek bir merkezden kontrol altında tutun ki paylaşımlarınıza, yardımlaşmalarınıza, yani karşılıklı beklentilerinize yalnız “bizden” dedikleriniz erişebilsin. Sadece onlar alıp verdiklerinizden istifade edebilsin, faydalansın ve herkese açık olmayan bir dayanışma ve mutluluk içinde hayatlarını yaşasınlar. “Girilmez” ve “Geçilmez” yazan tabelaları her bir kavisli köşeye dikin. Sınırları arzuladığınız şekilde genişletebilin ve başka diyarlara uzanabilme yetkisini kendinize hak tanıyın. Gücünüze güvenerek de elinizdeki yetenekli alet ve yaman silahları teşhir ederek azamet özentileri yaratın. Dıştakiler sizden korksun. Böyle kibirli bir hayat oradan, daire içinden pek çekici görünse de, buradan, daire dışından hiç öyle olmayacağı Bize malum!

Neyin peşinden neden koşulduğunu pek anlamaya fırsat bulamadan, senin bizlerinizle, benim sizlerimizle, onun onlarıyla dünyanın bölünmüş olduğunu göreceğiz; herkes bir tarafta sınır kazıkları çakmış! Bugün halimizin öyle olduğu belli değil mi? “Sizler” ve “Onlar” dışarıda kalsınlar derken, bir bakmışız karşınıza dikilenler var! Dünyadaki haliniz böylelikle (şimdilik) düşmanlığa dönüşmüş, kin ve nefret dolmuş etrafınız! Bu durumda nasıl “şükür olsun” diyebiliriz? Fazla detay içermeyen böylesi bir tablo, dünyanın her bir köşesinde şahit olunabilir insanlığın zavallılığını yansıtıyor. Bizlerin çözmesi gereken bu acizliğe, küresel bir medeniyet problemi demeliyiz.

Kutsal Birlenme

Ufukta bir ümit -ama düşük ihtimalle- o bir zaman gelsin ki biz‑siz‑onlar anlayışı cazipliğini kaybetsin ve bir anlık uyanışla şu idrak edilsin: Yalnızca bize aitmiş zannıyla kurgulanmış dışlama amaçlı “dairenin,” giderek hem bizlere, hem de sizlere ve onlara, yani herkese ait, ufuklara uzanan aydınlık bir alan olabileceği anlaşılsın. Tümüyle “bizim” sandığımız ve kendimizden bile kıskandığımız şeylerin, evrensel bağlamda özel bir aidiyeti olduğu, sonsuza dek gelişip genişleyebileceği hayal edilerek tüm kâinatı içerebileceği sezilsin. Yani sanal tek bir dairenin içinde tüm dünyanın nimetleriyle birlikte hepimizin, tüm insanlığın ve bütün yaratıkların müştereken iyilikleriyle kucaklanabileceğini düşünelim. Böyle bir “cennet” çağrışımı yapan görüşü zihnen arzu edişimizin (teozofik) kaynağının nereden çıkıp geleceğini anlamasak da, böyle bir vizyonu memnuniyetle teşvik edelim.

Geride durup bir kenarından bakarak: menfaatinden vazgeçmemeyi ilke edinmiş insan nasıl olur da benci­l ego merkezli kusurlarını taktirle kendiliğinden, birdenbire âlemlere açılır; tüm dünyayı kolları yetmese de tamamında kucaklamaya yeltenebilir? Kibirli geçmişine rağmen azametli nefsi, kendine karşı bir dönüşümle kutsal birlenmeye yüzünü dönebilir? Kusur ve ayıplarından[3] sıyrılışla nefsinden böyle bir kurtuluşa yönelmesi, neredeyse bir mucize sayılmaz mı?

Göresiz Sahiplik

Bireye has keyfiyet, sana/bana/ona göre şekillenebilen kısır ve kısıtlı bir sahiplik, menfaat boyutlarını aşarak eşi çok zor bulunur göresiz sahipliği benimseyebilmesine; hem de bunu özgür iradesiyle ve bağımsız seçimiyle kendinde deneyimlenmesine yol açacak özgür yaşantıdan bahsetmeliyiz. Böyle bir psikolojik dönüşüme (paradigma kaymasına) öyle bir zihinsel idrak sıçrayışı başarısı atfedebiliriz, bunun üzerinde durmalıyız. Modern fakat materyalist eğilimli bu dünyanın değerleriyle, ruhanî gerçekleri öne alan ütopik bir yaşamla içlenerek, hangi manevî ve ahlakî şartlarda inşa edilebileceğini düşünmeliyiz.

Şekil 8. ben-sen-o-Biz

Değişimi durmaz âlemde ölçülebilir her şeyin şekli, değiştirenin görünürdeki bedeni, dışsız nitelikli yegâne “iç,” Hakikatin Kendiliğidir; Allah’tır. Dış ve iç ikilemi kaybolduğunda, dışsız içe “Biz” dememiz “Kendilik” kavramına uygundur.[4] Oluluk yoluyla hepimizin sahip olduğu ve dolayısıyla hepimize ait Biz gerçeğini yaşantımızlauygulama yöntemlerini saptayarak günlük bilincimize dahil etme yollarını bulalım ki, İlahî Biz’den ayrı hiçbir hakikat olamayacağını taktir edelim ki şahitliğini deneyimlemek için kendimizi bir şekilde yansızlıkla göreliklerimizden uzak durarak evrilelim ki giderek Oluyla “içlenmişliği” saf halimizle bilelim. Şahitliğe yönelik göresizlik istikametinde ilerlerken bizden beklenen: objektivite ilkesine sadakatle, sezgi ve tasavvur duvarlarının ötesine sıçramak, Bilgilenme Piramidinin basamaklarını (bkz. s. 67) zirveye doğru tırmanmak ve Biz vizyonuna dönüşü yaşantımızla gerçekleştirmektir.

İç İçeli Biz

“‘Tadın bakalım azabımı ve uyarılarımı’ dedik.”[5]

Bu ayetle şahit olduğumuz ilginç anlamıyla teşhis edilen iç içelik, aynı anda iki yönlü ve döngüsel bir ilişkidedir.[6] Bir taraftan Kendine özgü “azabımı ve uyarılarımı” ifadesi tekil (“Benim”) olarak kullanılırken, diğer taraftan “dedik” şeklinde çoğulcu bir ifadeyle bu ayetin sonuçlanması ilgi çekici hibrid bir gramer örneğidir; hitabın “Biz” denilmiş bütünlükten “Ben” için geldiği ifşa edilmektedir.

“Ben” ve “Biz” tek cümlede iki özne varmış görünümü verse de, böyle bir ayrıştırıcı ihtimale tevhit (Teklik) anlayışının müsaade etmeyeceği açıktır. Arz edilen mananın mealen belirttiği: “Ben’im uyarılarım Bizim dediğimizdir.” Bu cümlede kavramamız beklenen hakikat; içiyle Allah’a (Ben’e) ait göresiz, sözü fazla edilmeyen izsiz bâtınî “Biz” âlemi dışında hiçbir şey olamayacağından ötürü, hiçbir varlığın da Bizden ayrı aidiyet bulamayacağıdır.

Şah damarı ve özel bir yakınlık

“Biz” kavramındaki birlik gerçeğini irdelerken, iç içeliğin berisinde dışsız bir içlik olduğunu ruhanî bağlamda deneyimleyerek âlemlerin birimsiz merkezindeki tek (yegâne[7]) kaynak noktasına ulaşabiliriz. Bu nokta, farkında olmasak da, her an (ki) içinde olduğumuz mekan süresiz cennettir!

İnsanı Biz yarattık... Biz, ona, şah damarından daha yakınızdır,[8]

denilerek sözü edilen “daha yakınlık” bir “iç” hakikate işaret ediyorsa, o zaman bunun bilincine nasıl varıp Hayy’ın bahşettiği İlahî Aidiyetimizin kutsallığını keşfedeceğiz? Her birimize üflenmiş saf Hayy mevcudiyetimizi göresiz niteliğiyle “ilk elden” edinmek adına ne yapıp neleri öğreneceğiz?

Her türlü ayrıştırma ve yabancılaştırmanın panzehiri “Biz, ona şah damarından daha yakınızdır” sözündeki ruhanî Biz hakikatinin bilincidir. Biz’le ilişkinin takdiri ancak göresiz tanışımla, İslamî yönteme sadakatle, yani objektiflik bekleyen o derecede teslimiyetle gerçekleşebilir. Söz konusu “tanışmayı” deneyimlediğimiz an edineceğimiz kutsal verinin bâtınî saf mevcudiyete ait olduğuna şahit olacağız.

Kurgular aracılığıyla ayrıştırma ve yabancılaştırma, varlananın zaman ve mekân âleminde ayrı bir ruhanî kimlik kazanacakmış gibi başkalaştırılması demektir. Fiziki, zihnî ve vicdanî mevcudiyetler için bu sözde “ayrı” kimlik bir gerçek iken ruhanî mevcudiyetimiz bağlamında yegâne üst kimlik diyebileceğimiz İlahî Aidiyet (bkz. s. 53) için yabancılık, ayrılık ve başkalık geçersizdir ve yok hükmündedir. Nesneleri her zaman ölçülür‑biçilir varlıklar aracılığıyla sınıflama temayülündeki akıllar, her şeyi kolaylıkla sembollerle başkalaştırıp dışlarken hatırlamalıyız:  Olduran, Ruhuyla severek içleyen ve kutsayarak Ben’imseyen yegane sahiplik Biz’e aittir. Kendiliğinden ötürü Kendiyle her şeyin Biz’liği, aynı nefesle: KendiBiz’dir.

Biz’liğimiz hayat kaynağımızın tekliğinin simgesidir. Ondan, her birimize şah damarımızdan daha yakın olduğunu öğrendiğimiz Al‑İlah ile müştereken içlenmişliğimize dayanarak gerçekleri bilelim ve alemlere sevgiyle sarılalım. Dünyada karşılaştığımız farklılıkların ve yabancılıkların üzerinde durmadan, kutsal kıymetli hayatı ziyan etmeyelim; her birimizi asla terk etmeyecek kutsal halimizi her an müşterekliğiyle bilincimizin önünde tutarak Biz’i Kendiliği olarak kucaklayalım; Allah adına Hayy’atı ihya etmeye çalışmak bir kul görevidir diyerek bildiklerimizi paylaşalım.

Dışsızlık

Tüm nesnel âlemleri tek zerresine/atomuna kadar eksiksizlikle himayesinde barındıran yegâne “İlahî Daire’nin” hem nesnel hem de kuramsal dışı olamayacağını belirttik. Böyle bir “dışsızlık” muhakemesine ikna edilmiş olarak, Olduran Sahip’in Tekliğini çerçeveleyerek Biz’i saran boyutsuz metaforik dairenin “içi vardır” dememizin gereksiz ve yersiz olacağını kavrayalım. Bu daireye aidiyetin hep içten olacağını kabul ederek, dışsızlık konusunu açarak içine bakalım. Bu noktada zihnen çizmeye yeltendiğimiz dışı olamaz içiyle İlahî Bütüne, Tekliğiyle “Allah’tır” dediğimizi hatırlayalım (bkz. s. 130).

Hayy Hakikatinin hepimizin İlahî Aidiyeti olduğu bilinmesi kaydıyla, hayatî Nefes aynı anda her birimizle hayatiyet durumundadır. Bu içlenik müşterekliğin ayrıştırılamaz Biz kimliğiyle Kur’an’da seslendirildiğine şahit olmaktayız. Çoğulluğu anımsatan “Biz’lik” kelimesi aslında, Yaratan ile tüm yaratılanların iliksiz birlenikliğini, yani ayrıştırılamaz Tekliğini imgelediğini unutmamalıyız.

“O diridir, O’ndan başka İlah yoktur.”[9]

Dışsızlığı hasebiyle yegâne Olu Kendiliğidir, yani “eşsizdir” dememiz gerekir. O zaman, bütünlüğüyle birliğini hazmederek zihinsel tasavvurda kalmadan, eşsizliğin anlık geçerliliğini nasıl yaşatabiliriz; neden yaşatmalıyız? Her hal ve şartta zihnen ikilemli dilde beyanlar, parçalamayı ve ayrıştırmayı (içli‑dışlı, senli‑benli, sağlı‑sollu) yeğleyerek, bu tür görelikler “Biz” kavramını doğru anlamamızdan bizi alıkoymayacak mıdır? “Dışı olmayan bir kaplamın (şümulün) içi vardır” dediğimiz anda, dışının da olduğunu kastetmiş olacağımızdan bu söylem, Kendiliğin Teklik ilkesi bakımından uygunsuz ve mantık dışı kalmayacak mıdır? Kendisi Kendiliğinin Hakikatini bizlerle Biz olarak adlandırdığını anlamalıyız. Bizliğimizin dış yüzü olmadığını, her şeyin hakkaniyet içinde Teklikle müştereken içlenmiş olduğunu, Hakikat Allah’ın Kendiliğidir dediğimizi tekrar edip hatırlayalım.

Beraberlik

“Nerede olsanız sizinle beraberdir.[10]

Kur’an dili “Biz” anlayışına, özellikle mümin bazında, vurgu yapar. Biz’liğimizin diğer bir ifadesi, “Sizinle beraberlik” değil midir? Bu hitap içeriğine bakıldığında: Olduran, dünyalı bizlerden Kendiliğini ayırmamakta ve  bizlerce Kendiliğinin bilinmesi için oldurduğu âlemlerle beraberliğine işaret etmektedir. Ayette buyrulduğu üzere, bu “beraberliğin” merhametine şükrederek, bizler de Allah’ın bütünlüğünü bilerek, tekliğini taktir ederek Kendiliğini kendimizden yanılgıyla ayırmayalım ve bölücü zanlar içinde ayrı düşmeyelim.

Hak ile iç içeliği inkâr etmeye kalkışsak da hakikaten kendimizi dışsız içten ayıramayız. Bireyin göreliği eriyip göresiz iç içelikte söndüğünde, objektif mantığa sarılmış sezgi, tevhidin inkârına müsaade etmeyecektir. Her şeyden evvel mevcut İlahî Biz, emsalsiz Tekliğinin göresizliğiyle iç içeliğimizi öğretip unutturmayacaktır. “İkilemli bakıştan” sıyrılarak, dışsız sade içliğin saflığında, her noktanın yalnızca Biz olduğu görülmelidir. Birlenik Olduran ile oldurulanın iç içeliğindeki müştereklik, Oluluk kaynağının Tekilliğine işaret edecektir. Anadolu’nun hümanist sesi Hz. Aşık Veysel Teklikten ne anladığını her fırsatta şiirleriyle bize iletmiştir; ona şükürler olsun! O şöyle der:

“Mes çarıktır çarık mestir

Yürürlerse aynı sestir

Veysel söyler bir nefestir

Gȃh içede, gȃh dışada”[11]

Hayy kaynaklı olunumla gerçekleşen içleme, mes‑çarık müşterekliği içinde mükemmel bir şekilde teşhir edilerek, hayatın yürüyüşünde “aynı sesin” Biz’e ait Hayy’ın “bir nefes” olduğu, takdire şayan ustalıkla ve o kadar az kelimeyle dillendirilmiştir. Bütün beyanların alt yapısının, İlahî Hakikatin “bir nefesliğinin,” yani Hayy gerçeğinin inkâr edilemez “aynı sesinin” Biz olduğunu Teklik farkındalığıyla söyleyebilmeliyiz. Kur’an’da geçen “Biz” atıflarının yönlendirmeleri sayesinde “bütünleme” nosyonunun anlamlılığını yakalayabilmeliyiz. Bu yönde parçalar berisi, yürünürken mes ve çarık metaforununiç içelikle duyurduğu sesin tekliği, hareketlerindeki beraberliği Oluluk kavramıyla tefsir ederek, hayatta bir kutsallık perspektifi yaratma peşinde olduğumuz anlaşılmalıdır.

Biz bağlamında hepimizi eksiksiz “dahil ederek” içeren, müşterek özellikte bulabileceğimiz “evrensel” ne olabilir? Bulacağımız o “ne,” hiçbirimizi dışlamadan ve ayırmadan eşitlikle her birimizin sahip olduğu, hiçbir farklılık göstermeyecek “gözleri bağlı”[12] adiliyetin niteliğinde olacaktır. Birlikte iç içe Biz kapsamının zemininde, nimetlerini paylaşımda “ayniyet” teşhir eden Hakikat, Oluluktur. İnsan tabiatının olunumu bahsinde, Oluluk kaynak teşkil etmesindendir ki her bir varlantının ‑ben, sen, onun‑ özü aynı ve birdir. Her birimizin Oluluğu Allah’ın Oluluğudur. Bütün varlıklara müştereklik bahşeden Biz’liğimiz, yegane yönüyle Olu’luğumuzdandır. Olduran Nefes, hak ile varlıklara aynen üflenmiştir. Kendine “Ol!” diyerek Kendiliğinden[13]üflenen Nefes, içten beraberliğiyle bizlere ilahen aidiyet kazandırmıştır. Böylece, ruhani saf mevcudiyetiyle göresizlik bağlamında Tekilliğe şahit oldurmuştur.

Parçalardan Yoksunluk

Anlanma (yani kendini deneyim üstü aşma) olayı gösterecektir ki, tümüne şamilolarakHayy “gâh içede gȃh dışada”“bir nefesliliğin” bilincine varılabilmesi için Olu hakikatimizin parçalardan oluşamayacağını düşünmeliyiz. Varlıkla oluşan âlemler için tek nefeslilik niteliğinin bilinmesi dinen hepimizce bir erek olmalıdır. Hz. Mevlana’nın “Sen okyanustaki bir damla değilsin, damladaki okyanus işte o sensin” sözüyle (bkz. s. 53) ilettiği hakikat de aynen budur: Olu Okyanusunda, Olu’luğumuz yoluyla damla olmamız, kutsal varlığımızın yegane kaynağı İlahî Aidiyetimizdir. Bu (ruhanî) gerçeği Biz kapsamında tanıyabilmemiz, ahirete yönelmiş yol üzeri sırat köprüsüne yaklaşıyor olduğumuzun müjdecisidir.

Biz Anlayışına Aidiyet Bağlamları Yanlışı

Kültürel aidiyetler ve din‑inanç faktörleri zaman ve mekȃna göre değiştiklerinden, belli bir zaman ve mekȃnda yaşayanların kimliklerinin tayininde etki yapmaları doğaldır. Kültürel aidiyetlerin üç göreli türden olduğunu Bölüm 5’te açıklamıştık. Burada şimdi tekrar altının çizilmesi gereken husus: göreli aidiyetlerin fiziksel, zihinsel veya vicdansal gerçekliklerinin ‑hangi zaman ve mekȃnda olunursa olunsun‑ dördüncü türden, yani göresiz ruhanî aidiyete bir etki yapamayacaklarıdır.  Göresizliğin dışardan açıklanması, içten ilk elden deneyimle bilinmesi yanında, göreli zihin kabiliyetleriyle başarılamaz. Bu handikaptan ötürü, ruhanî aidiyet bağlamını diğer dolaylı bağlamlarla “karıştırma” yanlışına düşmemeliyiz. Zihnî faaliyetler sayesinde zamanla anlanan ve kavranan, mantıksal düşünce yönüyle yani göreli itkiyle gerçekleştirilen bilgi edinmeler hiçbir zaman, bizi göresiz (İlahî) aidiyetimizin öz niteliği saydığımız Oluluğun bilincine eriştiremez ve öznesinin ifşasında bir faktör olamaz. Dolayısıyla kutsallığın keşfi söz konusu olduğunda, bu zihni etkisizlik yüzünden ruhanî bağlamda öğreni veya derin bilgi maalesef ki kazanılamamaktadır. Göresiz İlahî Aidiyetin her hal ve şartta göreli “şeylerden” etkilenemez olması nedeni bağlamların uyuşamaz farklarıdır. Unutmayalım ki göresizlik, ezeli ve ebedi bağlamlı bir niteliktir, dolayısıyla evvelden veya sonradan oluşmaz ve hiçbir zaman değişmez.

Biz’liğimizin göresizlik yönünün de göreli aidiyetler sayesinde anlaşılmaya çalışılması düşünür insanlığı çok faklı ve olumsuz sonuçlara taşımaktadır. Bundan dolayı, dinî farklılıkların hatalı bir yaklaşım içinde abartılarak önem kazanmasının Biz kavramının taktirine yapacağı zararın anlaşılmasını isteriz. İlahî Hakikat kavranmaya çalışılırken, dinler ve mezhepler arasında karşılaşılan anlaşmazlıkların menşei, göresiz aidiyeti anlamayıp kaale almayarak, hatta umursamayarak, Biz’liğimizin tanımlanmasında yapılan hatadır. Bu hatanın kaynağı, önceden açıkladığımız bağlam karışıklığına dayalıdır (bkz. s. 34). Aidiyetlerimizin ve bilhassa ruhanî İlahî Aidiyetimizin öğrenilmesi ve benimsenerek yaşanması sürecinde uyuşmaz bağlamlara takılınması büyük bir sorundur. Yurdumuzda olduğu gibi bu sorun küresel alanda da mevcuttur. Mevcudiyetimizin (Olusal) ruhanî bağlamı, bizleri ancak kaynağımızla tanımlayabilir İlahî Aidiyetimizdir. Bu üst kimliğimizin değişmez aydınlık yüzünün “gönül gözü” ile görülmesi beklenirken, Olu’luğumuz ruhani Aidiyetimiz  ile bağdaştırılamamaktadır. Olu gerçeğinin eşit (müsavi) olarak her birimize ait olduğu anlaşılamazken, bu eksikleri açıklamak üzere  Kur’an’da tekrar tekrar Biz’liğimizden söz edilirken bizlerin bakışları nereye yöneliktir; başka nelerin peşinden savrularak gidilmektedir?

Herkesin (ortak paydayla) aynı durumda, yaşarken göresiz kimliğinin Hayy olduğunun inkâr edilemez delili, İlahî Aidiyetin sağladığı müşterekliktir. Bu müşterekliğin öğrenilmesi sonucu, kuşkulu ve farklı mezhepsel görüşleri kökten birlikle bağlayacağı ve tek bağlama indirgeyeceği kanısındayız. Başı‑sonu olan ikilemli dünya ile başı‑sonu olmayan Tekliğin birbirini müştereken içlemesini, konuyla aşinalığı olmayan kişiye nasıl anlatırız? Yanıt arayan beyindeki gözün sadece birlik gözetir bilgeliğiyle ve tarafsız saflığıyla, onlarınkine benzemeyen ve aykırı aidiyetlerimize rağmen, bizi Biz olarak yekpare Hakikat olarak görmesi başarılabilir mi? Ve bölüştürüp öteleyen ve başkalaştırırken de kendine yandaş arayan göreli bakışlara ihtiyaç duyulmaması; Teklik adına yegane gereksinim: Biz şuuruna teslimiyet mümkün müdür?

Kayıp mı ki bulamıyoruz?

İlahen Hakikatin öyleliğiyle, yani Kendiliğinin Oluluğuyla izlenmesi için bizimle, bizlerle, hepimizle birlenik olduğundan nasıl emin olabileceğiz? Bu bütünlük hakikatini, yani Biz dairesinin Kendiliğinin “KendiBiz” olduğunu ötelerde (dışta, yukarılarda, göklerde) bulacakmışız gibi bakarak arayıp bulmak yerine, Hakkı kendimizde “içeriden” öğrenip bileceğimizi ciddiyetiyle anlamalıyız. “Bulmak” yerine “bilmek” fiiliyatının daha doğru olacağını belirtmek isteriz. Bu tercih nedeni, bir şeyi bulma isteğinin o şeyin kaybolup arandığının ima ediliyor olmasıdır ki, kayıp sandığımız her şey sadece bilgi eksikliğinden dolayı bizden ayrı kalandır. “Cep telefonumu kaybettim” dendiğinde söylenmek istenen “Telefonum nerededir bilmiyorum” dur. Bulmaya çalıştığımız temel (üst) kimliğimizin “kayıp” olduğu zannı yanlıştır. İlahî Aidiyetimin “nereden geldiğini bilmiyorum” dersek, bu boşluğun nereden kaynaklandığını araştırmalıyız. Bulamamak konusunu düşündüğümüzde anlayacağız ki, esas problem “kayıp” zannettiğimiz şeyin görü sahamız ve edinme yeteneklerimiz dışında kaldığıdır. O şeyin nerede olduğunu bilmediğimizden onu hâlâ “arıyor” olmamız, bizi ayrı sayılan şeye kavuşturacak yolda yürümediğimiz ve elimizde pusuladan yoksun bir halde yerimizde saydığımız anlamına gelir.

Öğrenmediğimiz her şey, kayıplığından ziyade, ayrılığından ötürü gizliliğe bürünebilir. Öğreni bağlamında gizlilik yaratacak husus, veriler arasındaki ilişkiyi, uzantıyı, bağlantıyı veya bağlamı kavrayamayıp zihnen aydın açıklığa çıkaramıyor olmamızdır. Örnek verecek olursak: bir yabancıyı tanıyabilmek için hakkında önceden belli bağlamlarda türlü veriler toplamış olmamız gerekir. Memleketi, ailesi, tahsili, mesleği, düşünceleri ve görüşleri ile ilgili girçekler bir araya getirildiğinde “yabancıyı” bir “tanıdığa” dönüştürecek yeni bir tablo ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, tanışıklık bilgi edilmişlik durumudur. Daha önceden karşılaşılmış ve bellekte kayıt altına alınmış verilerin sağlayacağı açıklık ve şeffaflık bizi gizliliğin, yabancılığın ve bilhassa ayrılığın sonuna vardıracaktır.

Hakikat aydınlığında her şeyi olduğuyla görerek ve gizlilik örtüleri sayılabilir kanılarımızı ve zanlarımızıbilgi edinerek sonlandırmamız, elimizden gelemez bir şey değildir. Hiçbir şeyin kayıp olmadığına inancımız, bilhassa bilmediklerimizi kolaylıkla öğrenmemize aracı olacaktır. Objektiviteye dayanarak geliştireceğimiz öğreni yeteneklerimizle bunu başarabiliriz; öğrenilenle yakın ters ilişkisinden dolayıdır ki, gizlilik bilgi ile bağdaşamaz. Bellekte bekleyen, bilgilenmenin ürettiği ilişkilenmiş veriler, öğreni ardından akla akacak diğer verilerle iliklenecek ve Şekil 4 ile gösterilen Bilgilenme Piramidi basamakları sayesinde üst bilgisel makamlara yükselinmesine yol gösterecektir. O yolun sonunda anlanma ile kurtuluş olayı her birimizi beklemektedir.

Zikir

“Allah’ın nimetlerini unutmayıp zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”[14]

Zikrin tanımı: güzellik adına, Yaradan’ı nimetleriyle anmak ve nitelikleriyle hatırlamaktır. Al-İlah’ı anarken ne gibi bir bağlamda ilişkimizi yinelediğimizin şuurunda olmalıyız. Rahmete kavuşmuş bir aile büyüğümüzü anarken, onun hangi nitelikleriyle zihnimizde iz bıraktığına bakarak, ailevî ilişkimizi zaman içinde tekrarla tazeliyoruz? Eğer ninemizden, dedemizden bahsediyorsak onların bizimle olan bağlarına nasıl eğiliyoruz? Tarihsel aktüalite yönüyle olup bitenleri mi önde tutuyoruz? Yoksa, psikolojik bir derinlikle dedemizin bizde bıraktığı bilgeli çiziklere ve manevi etkilere mi önem verme peşindeyiz? 

Ermemiz dilenen kurtuluş noktası saf mevcudiyetimizdir. Bunun ilk elden, temelde içten, Oluluğumuzla anlanabilmesinin yolunu öğrenmek için Allah’ın bahşettiği nimetler istifademize açık değil midir? Tüm nimetlerin başında gelen, en çok ihtiyacımız olan akıldır.[15] Bu akıl ile bizden istenen, içimizdeki öz sesinin yaşamımızdaki birleyici etkisini sezmemizdir. Bu ses bize Kur’an’ın rehber olduğunu bildiriyor ve dolaysız yola girememekle erişemediğimiz öğreninin vermek istediği bütünleyici mesajı dolaylı olarak tebliğ ediyor. O ses, pusula gibi Hayy Nefesinin her an mevcut evrensel Oluluğunu bizzat kendimizin de edinilebilmesi için ahirete varışta yön gösterici rol oynuyor. Buna müsaade etmediğimiz zaman zikirlerimiz hedefine varamayacak ve anılan, Oluğuna akamayacaktır. Bu bakımdan, Olduran Hakikati nasıl zikrediyor olduğumuz burada bilhassa düşünmemiz gereken önemli hususlardan biridir.

“Sabah ve akşam, içinden, tazarru (tevazu, kibirden yoksunluk) ile yalvararak, gizlice ve kendin işitecek kadar bir sesle Rabb’ini zikret de gafillerden olma!”[16]

Yad edilen Huda olduğunda, hangi nitelikleri ile anıp kendiliğimize iliştiriyoruz? Kucağımıza düşen nimetlere şükürle, kulluk ilişkimizi tazeleyerek Biz’liğimizin anlamını neden pekiştirme ihtiyacı duyuyoruz? Burada önemli olan zikredilenin “nesi hatırlanıyor” dan ziyade ” ne amaçla hatırlanıyor” olmasıdır. Acizliğimizi anlamak adına, itikatlı (inançlı) insanlar için zikrin “nereden” kaynaklandığını bilmek de anlamlı olmalıdır.

Herhangi bir dünyevî “kazanç elde etmek” niyetiyle yapılan hatırlamaların getirisi, bizi katiyetle ruhanî bağlamda evirecek bir olgunluğa taşımaz; yalnızca yerimizde saydırır. Çıkar gözeten ameller Allah’ın sıfatlarına sadık kalınmadığına ve amelin nasılına önem verilmediğine işaret eder. İlahî Aidiyetin esasta bilinmeyerek umursanmayışı bu konuya temelden bağlıdır. Kâr kazanç arayışında olan kişi için, nefsine uygun bir yaklaşımla değerli sandığı menfaatin kişisel getirisi, ruhanî bağlamda “ölü” olduğunu öğrenmesidir. Bu türden ayrılık, yaşantının yüzeysel anlamsızlığını haber etmektedir. Sahiplenildiğimizi bilerek İlahi Aidiyetin kıymetini şuurumuza katmakla ruhanen etrafa saçılacak nur, verimli saygı değerliliğiyle sevgi olacaktır. Ruhanî bağlamda “ölülerin diriltilmesi” nosyonunun yorumu yapıldığında, değinilen “ölülüğün” fizyolojik olmayıp, ruhani bir nüvenin yokluğundan bahis edildiği anlaşılacaktır. Ne yazık ki bu yokluktan bahis aynı zamanda vicdanî haznenin boşluğuna işaret edildiği de gözden kaçmamalıdır.

“Gerçekten Rabb’inin katında olanlar, O’na ibadet etmekten büyüklenmezler, O’nu hep tespih ederler ve sadece O’na secde ederler!”[17]

Ruhanî anlamda en derinliğiyle yaşamı etkileyecek veri, olusal temelde zikrin bize sağlayacağı kutsallığımız bilincidir. Bu, seviliyor olduğumuzun delili olmalıdır; eğer bilinç fayda sağlıyorsa, öğreninin ulvîyetidir. Bu türden kazanç, faydasıyla “büyüklenmeye” dönüşmemelidir. İlahî Tekliğe sadakatle ve tespih adına yapılan her edimin (amelin) getirisi olumlu yönde kendimizi bilmeye ve olgunlaşmaya yol açmalıdır. Zikir, İslam yolunda kâmilliğe doğru alınacak mesafeyi kısaltacak değerdedir. Konu edilecekse, Allah katında “kazanç” sayılacak güzellik ancak, aklen ve vicdanen temizliğimiz ve bunun ifadesi olarak gerçeklere sadakatimiz olabilir. Sadakat ve doğruluk birbirini vicdanen tamamlayarak ruhani bilinci yücelten spiritüel ilkeler olduklarından, aksi yönde menfaat gözeten bencil eylemler, yanlı eğilimler, keyfiyet güdülü tavırlar, Olunun “öyleliğine” sadakatsizlik yapılmasına yol açarlar. Spiritüel boyutuyla adaleti anda yaşatacak insan, erdem ve kâmil olacaktır; dinen takip edeceği ruhani güzergâh bellidir:

“… İnsanlar arasında adaletle hükmet. Keyfine tabi olma ki seni Allah yolundan saptırmasın.”[18]

Ahirete uzanan yolda yan bir yerlere sapmadan, ileride bir zaman üzerinden geçilmesi gözlenen sırat köprüsü inşasında kullanılacak malzemenin en önemlisi, olmazsa olmaz “harcı” adiliyettir.[19] Bu demektir ki, zikir her an Olu’ya sadakatli olacak ve adaleti Hayy içinsağlamayı yeğleyecektir.


[1] Kur’an 50 (34): 16.

[2] Kur’an 50 (34): 43.

[3] R. İhsan Eliaçık, “Yaşayan Kur’an,” s. 38

[4] Biz’in yaşantısı vahdet‑i vücut kapsamındadır.

[5] Kur’an 54(35): 39.

[6] Bu ilişkiyi sayfa 117’da “müşterekî içleme” olarak adlandırarak yorumlayacağız.

[7] kaynakça: Sinan Canan

[8] Kur’an 50 (34): 16.

[9] Kur’an 40(60): 65.

[10] Kur’an 57(94): 4.

[11] (Veysel, 1954), s. 26

[12] Adalete atıf.

[13] Kendiliğinden: Kendiliği olandan

[14] Kur’an 7(39): 69.

[15] “temiz akıl,” bkz. Kur’an 39(59): 9.

[16] Kur’an 7 (39): 205.

[17] Kur’an 7 (39): 206.

[18] Kur’an 38 (38): 26.

[19] Adalet ve sadakat konularını Kutsallığın Keşfi Projemizin ikinci kitabı “Kavuşturacak Pusula” da  inceleyeceğiz.