KB – B12

12. HAYY – SAF MEVCUD

“O Hayy’dır ve Kayyum’dur.” [1]

Olduran Hakikat, Hayy niteliğiyle Oluluğu bahşederken, Kendiliğiyle bizi içlemektedir. İlahiyat bağlamında “Ol” buyruğu akabinde, her şeye bağışlanmasıyla Oluluk alemlere, soyutluk somutluğa dönüşmüştür.

“Ben çamurdan insan yaratacağım. Ona suret verip de ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.”[2]

Hükmeden Hû doğası gereği, tezahür edecek “varlanmayla göreli alemleri oluşturmasıdır” derken Kendiliğidir. İnsan olmamızın, giderek varlanmışlığımızla evrilmemizin ve devamlı yaşantının nedeni bize üflenen Ruhtur; İlahî Hayy Nefesi Oluluktur.

“Sonra onu belli ölçülerde şekillendirip içine ruhundan üfledi! Bu suretle sizin için işitmeyi, görmeyi ve kalpleri meydana getirdi.”[3]

Allah, Ruh’unu her yaratığına diri olmaları niyetiyle dışı olmayan içten “üfleyerek” sunmuştur. Allah yarattığına diriliğini, canlar olsun diye Kendiliğini yani Oluluğunu bağışlamıştır. Böylelikle, Zat’ının Hayy’at iliğiyle her birimizi ve âlemleri Oluluğuyla kutsamıştır.

Kutsal olmayan hiçbir şey yoktur; her varlık eşit kutsallıktadır çünkü yegane Olu Sahiptir. İnsan, kutsallığını kendinde keşfettiği an, oldurulan her zerrenin de kutsal olduğunu taktirle anlayacaktır ki kutsallık Kendiliğidir. Kendiliği, Oluluk niteliğini paylaşmak üzere âlemleri canlılık bağışıyla yaratmıştır. Yaratılmasıyla hayata katılana eş değer garantileyen Hayy’dır.

Hayy Bizliği

Kendiliğinden bir şey kaybetmeyeceğinden Yaradan, ebediyen yanan olunum mumuyla metaforik bir anlamda “ölü,” yani aydınlıktan (nurdan) bihaber mumlara her an “ışık” bahşetmektedir.

Kur’an’la bize iletilen:

“İnsanı Biz yarattık… Biz, ona, şah damarından daha yakınızdır”[4]

sözündeki “Biz” kelimesinin işaret ettiği müşterekliğin özü Hayy’dır. Her hal Hakkın Kendiliğine ait olmasındandır ki sevgi ve rahmetinin ifadesidir çünkü hayat için Ruh’undan üfleyerek, yani paylaşmak üzere Oluluğunu bağışlayarak baştan somut olunumu sahiplenmiş ve böylece Biz’liğimizin bahsi doğmuştur.

Duyulamayan Sevgi

Oluluğun bağışlanışı başı olmayan başlangıç noktamız iken, üflenilenin çağrısını Hakikat adına duyamıyoruz; neyin nasıl üflenerek bağışlandığından emin olamıyoruz. “Üflenmenin” manasını kavrayamıyoruz. Sürekli ontolojik karanlıkta kalmışlıktan kaynaklanan bir kuşku var, içimizde, “gizlenmiş,” aidiyetsizlik ve sahipsizlik hisleri yüzünden, ilahen sevilmediğimizi zannedebiliyoruz. Sevildiğimizi ancak gerçekten öğrenebilmemiz için  diriliğimizi İlahî Yaşantıyla birlikle bağışlayan Hakikat, Kendiliğini yani Oluluğunu, bize lütfettiğini bilmeliyiz. Bu lütfun ortaya çıkardığı KendiBiz’liğimizi taktir ederek diriliğe sahip edilmemizin, yani Hayy Aidiyetimizle içkin bekamızın sevgi ifadesi olduğuna inanmalıyız. Olusal bağlamda yaratılış Hayy olarak ilki ve bitimi olmayan başlayış, tevhiden “olunum” tek lütuf olayıdır ve “sonuna kadar böyle devam edecek”[5] Olu’dur.

Ödünç ve geçici Gerçek

“O’nun zatından başka her şey yok olmaya mahkûmdur! Hüküm O’nundur ve ancak O’na döndürüleceksiniz!”[6]

Unutulmamalıdır ki, dünyada bağışlanan dirilik, yaratılmışlar için aynı zamanda geçici ve ödünçtür; zamanı geldiğinde, mumlar Hayy emanetini geri vererek söneceklerdir. Ama, ebediyen yeni mumların ışınlanması adına, aydınlatıcılığını kaybedemeyeceğinden ölümsüz Ruh saf mevcudiyet bağışlarıyla Kendiliğini Hayy’atla devam ettirecektir. Zaman ve mekândan sıyrık, bağsız, dolayısıyla bizce ölçülemez, birimlere indirgenemez, çünkü boyutsuz ilksel sonsuzluk Hayy’dır. Farkında olsak da olmasak da, her an dışı olmayan içte olduğumuz halimizle İlahî Aidiyetimiz Hayy’dır.

Dinî emelkurtuluşa ermek niyetiyle arınmak değil midir? Ruhanî güzellik saydığımız saflık adına (Kutsallığın Keşfi Projesi açısından) İlahî Aidiyetimizi öğrenmemizi perdeleyen her tür olumsuzluktan kurtulmak esas emel değil midir? Hayy’atla düşüp kalkarak yürüyüşümüz sürecinde, ben merkezli mahkûmiyet yaratan ego‑nefsin kişisel göreliklerinden sıyrılmayı, olusal saflığımıza erişmeyi gözleyen ve destekleyen öğreni yöntemini (eğitim rejimini) takip etmemiz söz konusudur.

“Ebü’l-Bekā’nın[7] da işaret ettiği gibi (el-Külliyyât, s. 407) sübûtî (isbat edilir) sıfatlar içinde zât-ı ilâhiyyeyi aşıp bazı şeylerle alâka kurması gerekli olmayan, başka bir deyişlenisbet ve izâfet özelliği taşımayan yegâne sıfat hayat sıfatıdır. Meselâ, ‘Allah bilen ve gücü yetendir’ denildiğinde, ‘Neyi bilen ve neye gücü yeten?’ gibi bir soru akla geldiği halde, ‘Allah Hayydır’ denilince akıl benzer bir soru sormaya ihtiyaç duymaz.”[8]

Hemen üst alıntıda belirtilen, nispet ve izafet özelliği taşımayan, yani göresizlik yönümüzle ve soyut olunum gerçeği itibarıyla istesek de, hiçbir şekilde içinden sıyrılamayacağımız hakikatimizi Hayy olarak kavramalıyız. Ümit edilir ki bu arınıklığı (İlahî Oluluk üzerinden) bilerek, ilahiyata bakış açımıza (perspektifine) yenilik getiririz.

Allah’ı “doğru” mana ve derinlikte, ve bizi de içlemiş Kendiliğinin “Teklik” haliyle yaşadığımızı ilk elden dolaysız‑deneyimle anlamaktan söz etmiştik. Ayrıca, ideal olarak göresiz İlahî Aidiyeti kendimizde tanımlamamızın anlanış aşaması ile mümkün olacağını belirtmiştik (bkz. s. 119). “Ahiretimizin” niteliğini anlanış sayesinde öğrenerek bilgi kesinliğine erişileceğini anlatmaya yönelik çaba içindeyiz. Kanısındayız bu tür bir kesinlik tüm âlemlerin ve her bir şeyin Hayy kutsallığından şüphe edilmemesini sağlayacaktır.

Nefes

Hayy “Nefesi,” zannedilmemelidir ki ciğerlerimizle alıp verdiğimiz havadır; fiziki türden nefesin dünyamızla ilikli olduğu malumumuzdur. “Hayat veren” anlamına sahip Nefes kelimesi, Tevrat’ta Nephesh olarak yazılmış ve Ruh (ruah) manasında da kullanılmıştır. Hayy’a saflığıyla has, nesnel organlarla algılanamayan Nefes, duyamayacağız bir sesle her bir insana aynen ve sadece içten hitap etmektedir: “Bilesin, sana verdiğim hayatla bana ait olunumsun.” Normal hal ve şartlarda teşhis edemediğimiz bu hitabın metaforik “sesi” hayatın her türden dalga ve titreşiminden arınıktır; ama bu “sessizlik” her anın diriliğidir. Hakikatin Kendiliğinden üflenen ve izafet taşımayan dirilik yine Kendiliğidir.

Kendilik, hayat bahşetmesiyle her an bizimle iletişimdedir ve Kendiliğiyle anlanmamızı beklemektedir. Ancak doğal olarak arada türeyen gürültüler, manidar titreşimli fazlalıklar, kutsal sessizliği bozmakta ve olanı olduğuyla edinmemize engel olmaktadır. Bizler okuyamadıkça, duyamadıkça, kavrayamadıkça, perdeler arkasında ayrı kaldıkça, kutsal çağrının gizemliği sürecektir. Duyumuza dokunamayacak, Hakikat bilgisinden yoksun kalmışlığımızla bizi ruhanen ölü tutacaktır. 

Hayy Nefesini Duyulanması

Hayy Nefesinin duyulanması her birimize ait Oluluğun tekliğinde anlanışı demektir (bkz. s. 119). Anlanışın gerçekleşmesi, Hakikatin Kendiliğini bize “duyurmasına” fırsat verebilmemize, yani duyu önündeki engelleri etkisiz hale getirmemize bağlıdır. Bu da, zihnî görelik gürültüsünün susturulmasıyla iliklidir. İnsan, bilincini belleğin bağlantılarından serbest bıraktırması, diriliğin bensizliği yoluyla dünyevî benliği, yani her şeyin kişisel ilgisinde duyulanmasını susturacak ilkesel yaklaşımı önde tutmasıdır. Kişi, zihnî faaliyetlerin sembolik mana arayışı esnasında oluşturulan düşünsel göreliklerinin kısırlığından kurtulabildiğinde, mana berisi anda kendini Hakikat olarak tanıma fırsatı bulacaktır. Bensizce, sahici düşüncelerini objektivite ile düzeltmesinin gerekliliği[9] Hakikate arınık bir şekilde yaklaşılmasını sağlayabilecektir. Sonrasında, Hakkın saf mevcudiyetinin bilincine “erişim” Hakk lütfuyla gerçekleşebilecektir.

Dil Kullanımı

Saf mevcudiyet konusunda ontolojik arınıklığı telaffuz edebilmek için düşüncelerimizi şekillendiren ve dilimizden dökülen bazı önemli kelimelere açıklık getirmemiz gerekecektir. Bu suretle dilin sembolik gücüyle, fikrî dünyamızın ruhanî bağlamla uyum içine girmesini sağlamamız mümkün olabilecektir. Doğası icabı kişiye göreli olan ve dolayısıyla saflıktan yoksun “dil” aracılığıyla saflığı telaffuza yeltenmek imkânsıza yakın bir çabadır. Bu kitapta yaptığımız gibi, saflıktan bahsedebiliriz, fakat saflığın “kendiliğini” ancak deneyimleyerek, yani içten duyulayarak saflık bilincine varabiliriz. Ruhanen kavrayabileceğimiz en uç derinlik, Oluluğun hayata bağışladığı ve Kendiliğinin niteliği saf mevcudiyet şuuruna aittir. Tarifi mümkün olmayan bu şuura varıldığında, zikre sunacağı veri her birimize has kutsal göresizliği anlamamıza ve mümkünse anlatmamıza yardımcı olacaktır.

Göresizliğin  ve Oluluğun beraberce taktir edilmesi için kullanılan Türkçe dilin, yeterince derinlemesine bir çabayla uygulanmadığını görmekteyiz. Bu sebeple dinî metinler, Arapça bilmeyen çoğunluğun cidden ilgi odağı olamamaktadır. Bu durumu rahatlatmak niyetiyle, Oluluğun Hayy sayesinde olguya dönüşümünün saf mevcudiyet bağlamıyla öğrenimini kolaylaştıracak ve hayatımız için değerini anlatabilecek edebiyatı geliştirmek faydalı olacaktır. Bu gayenin başarısı için, Türkçe’nin incelikleri aracılığıyla, anlatım dilini ve sunum tarzını ruhanî konumuzla eşleyerek, dikişsiz bir şekilde (yekpare bir vizyonla, yadırganmadan) uygulamayı deniyoruz.

Hayy’ın bâtınî sessizliğini “duyduklarında,” peygamberler ve İlahî Lütfa layık görülmüş kimseler, edindikleri kutsal şuurla göresiz bilgeliği kendi sesleriyle beşeriyete aktarmışlar. Bu görevi kutsal rehberlik kimlikleriyle yapmışlardır. Hz. Muhammed de yaşadığı dönemde aynı şekilde, “duyduğu” Hayy’ı bizim de duyabilmemiz ümidiyle vahiy yoluyla Kur’an üzerinden insanlığa anlatmıştır. Hz. Muhammed’e ve peygamberliğine şükürler olsun!

Saf Mevcudiyet

Kendiliği olan, hep Kendiyle göresiz kalan, ezeli ve kesintisiz Olu, zaman berisi[10] tek Hakikattir. Hakikatin saf mevcudiyet niteliği, münezzehliğinden ötürüdür; göresizlik niteliği aynı zamanda ruhani mevcudiyetinin saflığıdır; bu da bilimsel araç, gereç ve cihazlarla teşhis edilemez sessizliğidir.Saf mevcudiyet olarak adlandırdığımız her şeyin özü nitelik, yaratılan bizlerin İlahî Aidiyetine (bkz. s. 62) yol açmaktadır. Dolayısıyla her varlık gibi insan da Hayy sayesinde hayy’siyet kazanmış, ve böylece İlahî Aidiyetiyle sahiplenilmiştir. Sahip Allah’tır.

Hayy gerçeği, bir başka yönde, “diriliğe aidiyet Yaratan” olarak anlaşılabilir. Yaşantı bağlamında dirilik, yani canlı olmak Hayy bağışıdır. Kendiliğin fiiliyatı Kendini, Kendi “Ol!” buyruğuyla Ol’durma iradesidir. Zaman ve mekâna göre(li) oluşan âlem(ler) ve şekillenen varlık(lar), yani Zat’ının tezahürüyle oldurulan, Kendiliğe sahipliktir. Ayniyetle tüm oldurulanlara has olan kendi başına Hayy’dır. Bu haslık, Biz’liğiyle aynı anda İlahî Aidiyetimiz olarak Kendiliğidir.

Kendi, Biz’dir.

Önceki, “Biz Denilmişe Dönüş” bölümünde yazdıklarımızı hatırlarsak; Kur’an “Biz” anlayışına bilhassa vurgu yapmaktadır. Yaratma güçlü, böyle bir hitapla Kendini bizlerden ayırmadığını belli ve beraberliğini ifade etmektedir. “Nerede olsanız sizinle beraberdir” ifadesini doğru anlamıyla okuyarak bu müştereklikteki merhameti teyit edelim ve varlığımıza şükredelim. Böylece Kendiliğini Biz bilerek İlahî Bütünlüğünü kendimizden, fikren dahi ayırmayalım.

Hakikat, Hz. Musa’ya Kendini adlandırırken diğer eş değerli gerçeğini bildirmiştir: tüm yaratılmışların olunum temelinde hayat edinmelerinin nedeni ve kaynağı Kendiliğidir. Her şeyi bağışlayan Zat’ıdır. Oldurulan âlemler, yegane göresiz mevcudiyet hakikati, Allah’ın tezahürüdür. Olduran, her şeyden arınık Oluluğun saflığıyla mevcuttur. Kendiliğinin ilkselliğinde Kendi Oluluğunu ifade eder. Her şeyin diriliği Kendiliğine ait Kendidir.[11]

Hayy’ın Oluluğu üflenen Ruhtur. Oluluk kelimesinin anlamı (bkz. s. 27), göresiz mevcudiyetbağlamının insan diliyle dünyamızdaki ifadesidir demiştik. Bu ifade, somut ve sembolik olmayan bir hakikatin sembollerle ifadeye çalışılmasıdır. Saf olanın saf olmayanla telaffuzunun (biçare) uğraşısıdır. Göreli olmayan bir gerçeği göreli araçlar ortamında anlatmaya çalışmak ifade dili sınırları dahilinde olacağından, ne yazık ki eksik sonuçlar doğurabilmekte ve bazen dinen ciddi yanılgı ve kusurlara yol açabilmektedir. Bu edebi ve epistemik bağlamlı aksaklıklar sadece İslam camiasına özel olmayıp tüm dünya dinleri için de, ilahiyat çevrelerinde yerleşik ve tefsiri olumsuz yönde etkileyici bir problemdir.

İlahî Hitabın ruhani harfleri, kelimeleri, cümleleri bildiğimiz alfabetik türden olamaz. Duyu organları aracılığıyla algılanamayan ve boyutsuzluğundan ötürü örtülü ve “gizemli” kalan Hû Hakikati soyuttur. Olunumu soyutluğuyla tanımlayıp, bilgisine güvenilirlikle erişilmesi, çetin bir olusal evredir. Bu konuda Hakikat tanımında Kur’an bize büyük bir ipucu vermiştir:

“Yüce olan ve her şeyden münezzeh olan Allah…”[12]

Allah’ın her şeyden münezzehliği (her türlü görelikten) arınıklığıdır. Arınık Hakikat, hiçbir mekân ve zamanda varlık kazanmamıştır çünkü münezzehlik ebediyen Kendiliğin Oluluk niteliğidir. Varlantı şekillerinin temelinde yatan saf (arınık) mevcudiyeti yani (Oluluğuyla olduran) Allah’ı insan aklı, oldurulandan ayrıştırmayı denese de, Hakikatte ikilemli bir kopukluğun olamayacağını kesinlikle anlamalıdır; tevhidî ilkesellik bunu öngörmektedir. Herhangi bir kopukluk düşünülüyorsa, bu ancak tutarsız  fikirler içinde karşılaşılacak bağlam karışıklığına delildir diyebiliriz.

Eşitliğimiz

“Allah’a sıkı tutunun ki sizin sahibinizdir.”[13]

Âlemlerin tek Sahibi, her yaratılanı dünyevî göreli niteliklere büründürerek onların hayattaki aidiyetlerini belirlemiştir. Değişken tüm aidiyetlerin göreliğinde ve kısıtlamaları eşliğinde, Allah’a aidiyetimizin delili; yaşantımız süresince bahşettiği Hayy diriliğimize, yani cana, eşit sahipliğimizdir. Böyle bir bağış, aynı zamanda Oluluğumuz üzerinden kutsal bir sahiplenilmişliktir. Olu sahipliği her birimize eşit değer kazandırmış ve bundan ötürü de yaratılanları bizler dahil, hayatın en temelinde kökten birlemiştir. Bu halde, her yaratılanın doğuştan Allah katında eşit sayılmasının nedeni, onlara bağışlanmış olan İlahî Oluluktur. Oluluk aynı zamanda İlahî Aidiyetimizi tanımlayan ve temel olunumeşliğinde bağışlanmış öz, Hayy ismini verdiğimiz saf mevcudiyettir. Bu bağışlanış, maddeye şekil (suret) verici DNA zinciriyle kodlanmış evrim talimatları “berisinde,” yani öncesindedir; insan (ve tüm yaratıklar) için ontolojik silsilenin en başı (bkz. s. 34, Olunum Silsilesi), herkes için bu eşit bağışla başlamıştır.

Kendince (Kendini) Olduran Hû, Allah’tır dememizle ifade edilen gerçek: Hayy, içinde bulunduğumuz ve her tarafa sarılan ve her şeyi kucaklayan mevcudiyet özüdür. Her an İlahî Oluya olan aidiyetimizin şüphesiz bilincine varmamız insanlık için kutsal bir mucizedir. Böyle bir mucizeyi gerçekleştirecek “yetenek,” insanlığa has bir “kendini aşabilme potansiyeli” bağışıdır ve her insanın eşit derecede nasibidir. Eşitlik duygusu içinde mevcudiyetimizin Hayy saflığının bilincine varmak ve göresiz halimize erişmek, dilediğimiz ruhanî ve dolayısıyla dinî bir aşamadır.

İlahî Aidiyetimizle garantilenmiş en derinden değerli hasletimiz, ruhanî bağlamda sahiplenilmişliğimiz doğal olarak bizleri eşitlemektedir. Allah katında rıza görmüş kutsallığımız rehberliğinde ve aynı zamanda Allah ver(g)isi olan eşitlik etrafında, değeriyle Biz’liğimizin gerçekliliğini birbirimize hassasiyetle pekiştirecek görüşlerimiz, uyum ve ahenk içinde sosyal birlik sağlama adına yapıcı ve bütünleyici olmalıdır. Objektif zeka eşliğinde yaşantı gerçeklerini izleyerek diğer insanların, varlıkların ve doğanın bir bütün olarak kendilikleriyle uyum içinde yaşatılmasını yansız doğrulukla teşvik etmeliyiz. İlkesel Biz’liğimiz özelliğinin yöneteceği tarafsızlıkla “cennet bahçesinde” hizmet vermek bir kulluk görevi sayılır. Bu görev samimi edimlerle ve katkı gözetir sorumlulukla sürdürülmeli ve KendiBizim ellerimizle sağlanmalıdır.


[1] Kur’an 3(89): 2; Al‑Hayy: Allah’ın isimlerinden biridir; “yaşayan” demektir.

[2] Kur’an 38(38): 71-72.

[3] Kur’an 32(75): 9.

[4] Kur’an 50(34): 16.

[5] Hatırlarsanız bu,  “Allah” kelimesinin tanımıydı; bkz. s. 130.

[6] Kur’an 28(49): 88.

[7] Ebü’l-Bekā: 1619 ‑ 1683 yılları arasında yaşamış Osmanlı âlimi.

[8] Bkz. Hayy (İslamAnsiklopedisi, 2016-2020), Erişim tarihi 9-9-2020.

[9] (Kılıç, 2012), s. 53.

[10] “zaman berisi,” zaman başlamadan evveli olarak da okunabilir.

[11] “Zâtîyyeti”

[12] Kur’an 39(59): 4.

[13] Kur’an 22(103): 78.