13. ANLANIŞ
“Sizin bilemeyeceklerinizi Allah’ın vahyi ile biliyorum,”[1]
Hz. Muhammed’in resullüğü sayesinde “bilemeyeceklerimizi” bilmemiz istendiğini, İlahî Hakikatin anlatımının vahiy yoluyla Kur’an’a dönüşmüş olduğunu ayetten anlamaktayız. Kitabımızın amacı doğrultusunda, kapsamlı bir perspektiften bakarak vahiy olayını şöyle tanımlayabiliriz: İlahî Aidiyetimizi öğrenmemiz için bâtınî yani münezzeh özellikte bilginin Allah’ın elçisi tarafından insanlara dolaylı yoldan aktarılmasıdır. Diğer bir deyişle, ruhanî bir dönüşüm hadisesiyle sağlanacak verilerin bize eriştirilmesidir. Bu erişimle edinilen (“inen”) verilerin gerçekliğine itimatla, İslam dininin bizi vardırmayı arzuladığı nihai ruhanî durak, bizlerin de İlahî Hakikate şahsen içten kavuşmamızdır. İlahî Hakikat[2] ile bir insan arasındaki ruhanî iletişimin niteliğinin kavranması adına yapılacak çalışmalar saf mevcudiyet halimizin, yani Kendiliğini Bizle müştereken içlemiş Hayy’ın anlanışına veya anlanmasına yöneliktir.
Anlanış, kutsal keşif dediğimiz arınık bilince kavuşma vakası ile aynı anlamdadır ve öyle değerlendirilmelidir. Bu çok özel kavuşma vakası,yalnızca ruhanî bağlamda mümkündür ve en ulvî bilirlik halimize ermişliktir. An’da münezzeh mevcut İlahî Birliğimizin bilincine İlahî Lütuf davetiyle kavuşmak, dinî âlemin ender vukuatlarındandır. Bu olayın kişiye lȃyık görülmesi ancak Hakikatin rızası ile mümkündür; insanın ruhsal karanlıktan ve ruhanî bilmezlikten kurtuluşu ilahiyat bağlamlı “meçhulün” aydınlığa çıkmasıdır; bu makama “marifetullah” (bkz. s. 71) denilmiştir. Ancak böyle bir netice, beşeri veri ve bilgilerin ortaklığında bir sentezle gerçekleşemez çünkü münezzehlik niteliği gereği, dolaylı yollarla ve “dışından” erişilecek bir hakikat değildir. Diğer bir deyişle, arınık bilinç, fikrî veya vicdanî olmayıp sadece kendini ontolojik bağlamda arınık An’da keşfedene aittir. Bu tür keşif bir “varış” olarak da metaforik sırat köprüsünden geçiş ile eşdeğerdedir. Her bireyin ancak kendinde ve kendince erişeceği ruhanî hakikatini deneyimleyebilmesini umut ettiğimiz içindir ki sırat köprüsü metaforuyla çağrıştırılan gerçekler adına (bkz. s. 29), konu edilen kurtuluş olayını olusal çıplaklığıyla burada “anlanış” başlığı altında konuşacağız. Birey, içten Kendiliği ilk elden tecrübe ederek, ruhanî anlamda (cehaletten) kurtularak kutsallığın keşfini gerçekleştirmiş olacaktır.
Kurtuluş
Kurtulmak, değişik bağlamlarda anlamı olan bir vakadır. Genelde kurtuluş tutsak olan birisi için söz konusu olabilir. Hastalıktan, bir psikolojik rahatsızlıktan, adlî tutukluluktan, kimyasal uyuşturucu maddelere bağımlılıktan, dogmatik saplantılardan, ideolojik şartlanmalardan, politik baskının getirdiği korkulardan, velhasıl bizi özgür bırakmasını dilediğimiz her türlü esaretten sıyrılmak “kurtuluş” kapsamına girer. İmanla, kutsal erişimi gözleyen insanlar için dinî bağlamda cehaletten ve ruhani bağlamda gizemden kurtulmak da en arzulanır bir aşamadır. Bu aşamayla öz saf mevcudiyetinin şuuruna/bilincine erişen kişi için zamanın boyutsal değişimleri berisindeki göresiz şuura varışa anlanış demeyi uygun görüyoruz.
Anlanma Terimi
Özellikle ontolojik bağlamda, en derin manasıyla yaşamın akıcılığından ve zamanın göreli hareketinden kurtuluşun An’dagerçekleşmesini “anlanma” terimiyle tanımlıyoruz. Zihin merkezli anlama kavramınınruhanî bağlamdaki dengini (karşılığını) anlanma olarak sunmak isteriz. Saf mevcudiyet, akıl yeteneğin çabası ile anlaşılamayacağı için, böyle bir ayrıntılamaya gereksinim duyulmuştur. Oluluk niteliğinin saf bilincine eriş, ezelî ve ebedî anda gerçekleşeceği için “an” ile bağlı bir terim uygun görülmüştür. Altını çizerek hemen şunu belirtmeliyiz ki: Oluluk niteliği kesintisiz bir devamlılıkla bize ait olduğu halde yani her birimizden ayrı bir gerçeklik olamayacağı halde, bu özdenin “bilinci” değişik nedenlerle bizden gizli ve uzak kalmaktadır.
Göresiz ruhanî hakikati edinmek soyut olunum Gözüyle mümkündür. Anlanan kişi ruhanî olunum halini, akılsal kavramanın yanı sıra, kendi özüyle içten saflıkla duyulamıştır. Burada ilahiyat bağlamında “ruhanî” kelimesi ile ifade edilmek istenen, arınıklık veya münezzehlik düzenidir. Zihnin düşünsel göreli yapısından sıyrık, saf veya soyut mevcudiyet konumu, yani her varlığın görelikten sıyrık temeli, Oluluktur. Aynı paralelde “Hayy” ve “Ruh” kelimeleri Oluluk göresizliğinin yalın niteliğini ifade ederler. Göresizlik halinde erişilen şuur, her türlü fikir ve düşünceden arınık olunum ortamında, Kendiliği “görerek” Hakikati edinecektir. Böyle bir deneyimle edinilecek kesin bilgi, Oluluğun anlanışı boşluğundaki münezzeh öyleliği tanımlayacaktır. Bu da Hakikatin Kendiliğini insanda, soyut olunum ortamında teşhir etmesidir.
Anlanma, insan üzerinden Oluluğun ilk elden edinilmesiyle Olu’nun “Kendiliği iradesinin,” en yalın ve dolayısıyla en derin ruhani bilince dönüşümüdür. Bu olayı daha önce (bkz. s. 127) “kendini deneyim üstü aşmak” olarak nitelendirmiştik. Anlatılmak istenen, tüm zihnî ve vicdanî bağ ve iliklerden anlık sıyrılmışlıktır. Anlanış, göreliklerden arınık bilinçle bir insanın Oluluğunu Olduranın Kendiliğiyle duyulamasıdır. Böylelikle İlahî Mevcudiyetin, yani Oluluk göresizliğinin insan vasıtasıyla bireysel bazda teyididir. Teyit ediş insan aracılığıyla gerçekleşmiş olsa da teyit edilen ruhani nitelik Allah Hakikatidir.
Genel bakışla insan durumunu tasvir edecek, müştereken içlenmişliğinde onun göreli varlantısı ve göresiz Oluluğudur. Benliğimizi tanımlayan ve göreli sayılan fizikî, zihnî ve vicdanî mevcudiyetlerimiz bileşimi içinden göresizliğimizin bilincine erişimiz anlanmadır. Diğer bir ifadeyle, göreliğin dolaysız duyuya göresizlikle sıçrayışıdır, yani dolaylı mevcudiyetler dünyasından “öteki” dolaysız saf mevcudiyet yakasına (ahirete) bilinçsel geçişimizdir.
Anlanma suretiyle Kendiliğin dolaysız bilincine erişim, Kutsallığın Keşfi Projemizin emelidir. Her birimizin teşkilinde (“benden içeri”) mevcut göresiz “Ben’i” duyulamaktır. Tekrarla bizi yanıltan zan şudur: Aradığımız ‑eğer ki arıyorsak‑ idealin başka bir yerde, uzak bir gelecekte, yani durduğumuz zaman ve mekân noktası ötesinde bir yerde ‑hayalî bir noktada‑ olacağı veya olduğudur. Bunun aksine, meçhul olan, her anda mevcut münezzehliktir. Demek ki, anlanış, geçmişin ve geleceğin İlahi An’da buluşmasıdır. Hakikat ebediyetinin zaman göreliğinden arınık haliyle bilinmesi için, Kendiliğini Biz şuuruyla bize deneyletmesidir.
İnanç ve Dolaylı Bilgi
Sürekli bize dolaylı yollardan erişmekte olan, yani ilk elden (dolaysız) olmayan verilerden edineceğimiz bilgilerin doğruluğuna duyduğumuz güven, sonuçta bir inanç meselesidir. Bu açıdan Kur’an öğretilerinin doğruluğuna itimadımız,[3] ruhanî bağlamda okuduklarımızın vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e eriştiğine ve kutsal mesajların kusursuz olarak kaydedildiğine olan yaklaşımımızı gösterecektir. Bu itimat çerçevesinde, imana dayalı olarak güç kazanacak vahiy bazlı dolaysız bilgiler sayesinde öğreneceklerimiz dolaylı olacaklardır. Bu farktan ötürü doğruluklarından emin olabilir miyiz? Bu şu demektir: vahiy olayına dayalı veriler batıni olduklarından teyit edilemezlikleri göz önüne alındığında, öncelikle dolaylı yollarla (akıl, tefekkür, ilham ve yazılı dil üzerinden) aktarılmış bilgilerin inanırlıkları kesin midir? Kesinliği kabul edilmeli midir? Vahiy yoluyla edinilen verilerin diğerlerinden ne kadar değişik olduğunun gösterilmesi, kitabımızın konusudur ve göresizlik tezimiz açısından oldukça önemlidir. Kur’an’a göre; “melek”[4] aracılığıyla (Cebrail kimliğinde) aktarılan İlahi Veriler, bizim görüşümüzce Hayy’a has Oluluk dilindedir. Taktiriyle, kâmil insanın anlayabileceği bu anlatım tarzı, lügat dilinden farklı olarak, ayrı bir ontolojik ileti türüdür; buna Hû Lafzı da diyebiliriz.
Bilgiye İlk Elden Erişim
Araçsız gereçsiz, yani ortaksız bir şekilde kimliğimizi tanımak için ruhani veri edinmek, kendiliğimizi olduğuyla, bir bakıma çıplaklığıyla “görmek”[5] anlamına gelir. Ontolojik bağlamda, kör bir insanın (doğal olarak) körlüğünün (ilk elden ortaksız) bilincinde olması ile, herhangi birimizin soyut “çıplak” mevcudiyetini göresiz bir şuurla, yani dolaysız ve direkt, yani ilk elden öğrenip bilmesi eş anlamdadır.
Kavram olarak göresizliği öğrenmemiz, kendi varlığımızın özünde bizi karşılayacak saf mevcudiyet deneyimiyle olasıdır. Böyle bir deneyim, içeriğiyle kişiye(bize veya başkasına) bağlı (göreli) yetenek gibisindenbir şey değildir: bilgi kaynağının kişinin kendisi olması, asıl göresiz hakikatine erişmesini aracısız/vasıtasız (yani “ortaksız”) olmasını sağlar. Daha önce sayfa 100 de konu ettiğimiz körlük durumuna bakarak bu ortaksızlık prensibini anlayabiliriz: Kör olan insanın körlük bilgisi edinme yeteneği körlük durumuna içkindir; mahiyetinin içeriğidir. Bilgi ile kaynağı iç içe olduğundan, hakikate dokunuşun dış bir vasıta veya araca, yani ortağa ihtiyacı yoktur. Mahiyetiyle (körlüğüyle) böyle olan “içten” kendisidir. Böylelikle körlük niteliği, kendi mahiyetini (diğer bir deyişle körlük gerçeğini) insana aracısız ve direkt (ilk elden) öğretebilmesine, yani aslıyla bilgisine erişilebilmesine dolaysız‑deneyimle yol açmış olur. Aynı prensipten giderek ruhanî bağlamda, Hz. Yunus Emre’nin “Bir Ben vardır bende, benden içeri” sözündeki bende olan “Ben” Hakikatine “içten” vasıtasız yani ilk elden erişmek, yine dolaysız‑deneyimle mümkün olacaktır. Bu da, kitabımızın konusu olan Kutsallığın Keşfi hedefinin farklı bir tanımı sayılmalıdır.
Kaynağı Bilmek
Unutulmadan, işaret edilmesi gereken: İlahî Aidiyeti gerçekleştiren Oluluğun bahşedilmesiyle beliren mevcudiyetleri olgulayan hayatın amacı (kutsal verisinin) Kendiliğinin kaynağını bilmektir. Bilgi derinliği konusunu işlerken kaynağa inişin en derin bilgiyi sunacağını Bölüm 8’de belirtmiştik. En derin bilgiye erişim ihtimali elimizdeyken ruhanî öğreni yerine insanlık, dünyanın göreli aidiyetleri ile oyalandığını, göresizliğe gidecek esas yoldan saptığını ve böylelikle Hak yolundan ayrıldığını fark edememektedir. Hakeza istemeyerek de olsa kutsallığının keşfine kendi eliyle ve aklıyla, yani bilfiil kendisinin engel olduğunu anlayamamaktadır. Kendi kendimize yarattığımız engellerin sebep olduğu yanılgı çıkmazına çözüm, İlahî Aidiyetimizi keşfederek KendiBiz kavramıyla kutsallığımızı açıklayabilmektir.
Bȃtın An
Ferdî özgürlük ışığında bireyin yaşantısı sadece göreli‑an olarak değerlendirilirse, onun hayat hikâyesinin sadece yarısının aydınlıkta olduğundan söz edebiliriz. Bütünüyle duyulamak istediğimiz varlık hikâyemizin değinilmemiş ve gizeminin sonlanmamış diğer yarısı, bȃtın göresiz‑An hakikatidir. İzafî boyutsal değişim içinde, yani hareket halinde yaşanan somut varlıksal sürede, “göresiz” olarak nitelediğimiz arınık saf mevcudiyet durumunun bilincine “bilimsel” yöntemlerle erişememekteyiz. Aksi halin, Allah’ın lütfuna lȃyık görülmekle ancak çözümü mümkün olacağını da tekrar etmeliyiz.
“… De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Bunu ancak temiz akıl sahibi olanlar anlayabilir!”[6]
Allah’a aidiyetini[7] “temiz aklıyla” duyulamaya hazır, yani yansız izleyip şartsız düşünebilen, “göreliden” arınık görüşlü insan, ruhanî ideali(ni) gerçekleştirmeye her an lȃyık görülebilir. Kendimizde gerçekleştiğini duyuladığımız An; saf mevcudiyet hakikatinin yaşandığının deneyimi noktasıdır; anlanan (deneyimleyen) varlık ve anlayan (deneyimleten) Olu: An’ın sahibi Allah’tır. Vahiy iletişimini sağlayan deneyim vakasına böylece “anlanış” demekteyiz. Burada fakirin dilendiği nedir? Ruhanî ideal -dinî terimiyle “cennet”- sayılan ebedî güzelliğin saf mevcudiyeti halini, “fakirin” çıplaklığıyla İlahî An’da duyulamaktır.
Kaynak Olmak
İlahî Oluluğuna bir insanın ilk elden şahitliği, An’ın göresiz mevcudiyetine kaynak olmakla başlar.[8] Bu şehadet, An’ın saflığını bireyin kendinde içten ortaksız deneyimlemesiyle sonlanır. Saflığa şahitlik sınırlayıcı zihnî engellerden arınarak, dünyada kişiliğimizden bir anlık da olsa sıyrılarak gerçekleşebilir. Bu hal, Olulukla, Kendiliğinin ortaksız (insansız) bir duruş halidir. İlahî Oluluğun bilincini ortaksız (kalarak) edinmemiz keyfi, kibirli bir arayışla, yani menfaat itkili bencilliğin berisinde, hakikatlere boyun eğişe (Hakka teslimiyete) hazır temiz aklın sessizliğinde, Ruhun soyut olunum‑gözüyle izlerken olasıdır. Yani anlanma, içten tevekkül ile, esaretlerden kurtuluş olayıdır.
Anlanış konumuz dahilinde kullanılan başka bir fiil “onlaşmak,” şöyle tarif ediliyor: “Bilen‑bilinen ayrılığının kalktığı tevhit makamı denilen, yani birlik, birleşme makamı olan merhale…”[9]
Ruhanî bağlamda onlaşmak, “bilen‑bilinen ayrılığının” ortadan kalkmasını veya ikilemin sonlandırılmasını ifade edeceğinden, bir noktada Tekliğin tezahürü olarak anlaşılmaya çalışılabilir. Ancak unutmamalıyız ki halihazırda, tüm mevcudiyetler Oluluklarıyla ebediyen Teklik halindedir. Eksik olan, sadece bu bâtınî halin bilincinde olamayışımızdır. Hayatımızda bilen‑bilinen ayrılığının her an zannediliyor olması, ruhanî bağlamda esas çözüm bekleyen ikilem engelli problemdir. Dolayısıyla aşırı ontolojik farkındalığımıza yol açacak tevhidî bilinç son bir dinî aydınlanma merhalesidir. “Onlaşmak” fiilinde Allah’a “O” kelimesi ile işaret edilmesi bizce yanıltıcı ve ayrıştırıcı sayılabilecek bir görüş alışkanlığıdır. Bunun yanında “O” işaret zamiriyle Al-İlah zikredilerek “onlaşmak” haline giriş, bir noktada başkalaşarak ilahileşmeyi çağrıştırabilir ki bu da “En el Hakk” gibi yanlış anlaşılabilecek ve abartıya müsait bir ifade uzanımı olabilir. Niçin onlaşmaya “‘Biz’leşmek” veya “Hû’laşmak” demiyoruz? Çünkü An için zaten Oluluğa sahibiz ve İlahî Aidiyetimizle her an için KendiBiziz! Eksik olan sadece bilincidir!
Düalizm ve İkilemin Yokluğu
Bir şeyin farkına varmak o şeyle “birleşmekten” ziyade, o şeyin varlığını, yani daha önceden oluşmuş göreli mevcudiyetini teyit etmektir. Dolayısıyla, tarifine gerek kalmadan Olunun olduğuyla görülüp öyleliğiyle bilinerek ruhanî Göz ile görülmesi özel bir tanışıma yol açar. İki ayrı şeyin birleşmesi veya bir araya gelmesi ikilemli ortamda gerçekleşeceğinden, göresizliğin tevhidî niteliği ‑hakkıyla‑ ikilem içinde değerlendirilemez. Söylemeden geçmeyelim: Her bilgilenme Hû’nun Kendiliğini teyididir. İkilemliğin yarattığı (örneğin, ben‑sen, sağ‑sol veya aşağı‑yukarı gibi) göreli bakışlardan kurtulmamız ancak, saf mevcudiyetin her an bizim göresiz öz halimiz olduğunu, yani varlığımızın Hayy ile müştereken içlendiğini tevhidî hassasiyet içinde anlamamızla mümkündür. Ek bir not: Burada “müştereken içlenmek” yerine “dahil edilmek” terimini de kullanabilirdik, ancak bir şey dahil edilirken o şeyin ayrılığının ima edildiğini hatırlayalım. “Müştereken içleniş” deyimindeki gaye: parçalık ve başkalık nosyonu (bilen‑bilinen ayrılığında olduğu gibi) söylemlerle dahi ima etmemektir. Bu her ne kadar edebî bakımdan zor ve hakikaten imkânsız olsa da, ikilemin tevhiden bir problem ve mantıken yanıltıcı karakterde olacağı unutulmamalıdır.
Bağışlayarak alemlerle Hayy’ın ortaya çıkarıp izlememize sunduğu realite Kendiliğidir. Kendiliği aynı zamanda düaliteden yoksun Tekliğidir, yani yegane Oludur. Dirilikle yaşanan, her anda bizlerle iç içeliğini duyulatacak, olunumdur. Kendilik ruhanî bağlamda olunumla tüm alemlere şamildir (bkz. s. 39). Saf‑soyut olunum Kendiliğin durgunluğu, fiiliyattan yoksunluğudur. Yani bütünlük (vahdet‑i vücut) gerçeğine eriştirecek, anlık parlayarak saflığımızı deneyimletecek temiz aklın arınık şuurudur. Bu şuurun sakinliği, sıfatı “saf olunum” olan İlahî Göze aittir. Bu Göz’ün görüşü anda anlanandır, anlanıştır, anlandırandır. İlahi Gözün gördüğü sadece (boyutsuz) An’dır.
KendiBiz Şuuru
Bizleri Oluluğun göresizlik bilinciyle buluşturacak şuur “KendiBiz’e” aittir. Göresizliğe erişmek bu şuurla mümkün olduğu halde, Hakikat bilinci eksikliğinde, Olu olarak dahi “birlik” hissetmekten uzak bırakılmaktayız; kendi ettiğimizle, kendi bulduğumuzla, derin bilgiye önem veremeyen tutumlarımızla ikilemlikler içinde senli benli dünya batık durumdayız; ruhanî karanlıktan sıyrılamıyoruz. Bu sıkışmışlığın nedeni, varlık aidiyetlerimize özel görelikler içinde nefsimizle baş başa kalmak, dolayısıyla doğru yola girmiş olmamak. Her şeyden arınık (münezzeh) saflığıyla An’ın duyulanamamasının bir nedeni budur. Dünyevi çözümler için her bir şeyin (fizikî, zihnî ve vicdanî) göreliğine gereksinimlerimiz berisinde, soyut olunum Hakikatiyle bu ve her anda iç içelikle birlenikliğimizden söz edememekteyiz. Yaşantımıza etkisine (rahatlıkla) müsaade etmemekteyiz. Bilimsel bağlamda görelikten sıyrılamamak ben‑öncül tutkulardan arınamamak; bunu halletmek gerek! Ruhani aydınlığımıza ‑ikilemin yokluğuna‑ yani göresizliğe erişemememizin çözümü göresiz An’da anlanmamıza bağlıdır.
Nesnel, zihinsel ve vicdansal boyutlarda durunularak sessizlenme sonucunda ruhanî boyutun tüm çıplaklığıyla göreli bilinç berisinde belirip anlanması ancak ve ancak göresiz bir halde gerçekleşebilir, çünkü ruhanî An Hakikati, zaman ve mekânla ilişkisi olmayan (göresiz) ve ulvî saflık derinliğiyle (arınık) zaman ve mekân farkındalığından silinmişliktir. Bu demektir ki, her yönde saflık fakirliktir. Burada kullanılan “silinmişlik” kavramının anlamı; güçlü kişilik, yani kendine güvenli ve iradeli bir psikolojiden uzaklık veya yoksunluk değildir. Silinmişliği, nefsini doğrularla yönlendiren takva ve doğrulara yönelik içtenlikle, kibir ve ihtirastan yoksunluk olarak anlamalıyız.
“…Nefsini günahsız ve temiz tutan mutlaka felâh bulacak…”[10]
Ölmeden (önce) Ölmek
Göresiz bilgiyi edinme motivasyonu, bize “göre” olan şeylerden sıyrılmak ise, o halde kişisel ölümün genel karakterinin “göresizlik” olacağı tahmin edilebilir. Çünkü yaşarken kimliğimize göreli olan her şeyden yoksunlaşmak: bu yaşamın sonu, yani bir tür ölüm olarak düşünülür ise, geride kalacak yalın bilinç ancak doğmadan evvelki halimize dönüş sayılamaz mı? Bu “geri” hareket ile ilerideki “kurtuluş” halimizin bilgisine erişmek, sayfa 101 ile sunduğumuz dördüncü türden veri edinme yöntemi ile ancak olasıdır.
Yaşantımızın göreli aidiyetlerinin etkisinde olmamak, göresizlikle ölmeden (önce) ölmeyi tatmak, sırat köprüsünü geçerek geride bıraktığımız dünyayı sonlandırmış (ve dolayısıyla ahirete varmış) olmak eşdeğerlidir. Ahiret, göreli dünyadan anlık dahi de olsa arınarak İlahî Saf mevcudiyet (Oluluğun) deneyimini temsil eder. Tüm yaşantıların ereği, ister şimdi ölmeden ölsek, ister sonra bedenen ölsek, tüm yolların varağı Al-İlah’tır. Sayfa 100 etrafında verdiğimiz körlük örneğine atıfla, ölmeden (önce) ölmek halinin ifade etmek istediği hakikati “kör olmadan (önce) kör olmak” şeklinde de düşünebilir miyiz?
Fenâfillâh Makamı
Yaşarken, yani bedenen ölmemişken, nefsin ölümüne tasavvuf felsefesinde fenȃ hali veya fenȃfillah makamı denmiştir. Fenȃ terimi özellikle “Cehaletin yerine ilmin, gafletin yerine zikrin, zulmün yerine adaletin, nankörlüğün yerine şükrün, mâsiyet ve günahın yerine taat ve ibadetin geçmesi şeklinde de anlaşılmıştır.”[11] Fenȃ (yani yoksunluk) hali ancak Hakikate şartsız teslimiyetin uyandıracağı özgürlük sayesinde koşulların esaretinden kurtulunarak mümkündür, ki bu da bireyin kendi göresiz haline içten erişimidir.
Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş Yaradan
Sen kalemsin, ben uç muyum?[12]
Fenâfillâh (“Allah’ın varlayışı içinde yok olma”) makamının özgünlüğü göresizliğidir. Bu makama erişim, kutsallığımızın keşfinin tamamlanmış olduğu anlamına gelir. Hayy hakikatimizi ilk elden öğrenmemiz saf mevcudiyet bilincinin fenâfillâh makamıyla kazanılması göresizliğin lütfuyla mümkündür. Bu aynı zamanda ahiretimize varıştır. Fenâfillâh hali aynı zamanda kutsal An’a eriştir. Doğuşumuz evveli saf mevcudiyetimizin doğasına teslim, anda, dolaysız‑deneyimle sonuçlanacak bir “eriyiştir.”[13] Eriyen, ego‑merkezli kimliğimizi tanımlayan aşırı göreli aidiyetlerimizdir (bkz. s. 58); ölmeden ilk ölen nefsimizin dayattıkları olmalıdır.
Nefsin etkisinin azalması için, ruhanî yönde artması beklenen esas özgürlüktür. Kısıtlayıcı benlikten sıyrılarak nefsin bitimi, arınıklığın sunacağı: bireyin ruhanî bağlamda ortaksız deneyimleyeceği Oluluğun göresizliğidir. İlahî Aidiyetimizin evrensel anlamda bilinmesi ancak koşulsuz tevazuunun gerçekleştireceği ilk elden deneyimin “fena” ışığında mümkündür. Geçmiş ve geleceklerin kaynağı, her teşkilin ve halin dokusu, hareketin ve değişimin yokluğunda ölümsüzlüğün hanedanı; Oluluk niteliğiyle Kendiliğidir.
Mevcudiyet Ortamına Uyum
Sayfa 54 de sıraladığımız mevcudiyet türleri içinde veri toplarken, her mevcudiyete has gerçeklere uyumlu bir görme/edinme aracına (enstrümana) ihtiyaç şartı bulunmaktadır. Söz konusu şartlı “uyumun” anlamı; bu araçların, görmeye soyundukları mevcudiyete has olgusal gerçekleri dikkate alarak, niteliklerine özgü hassasiyeti geliştirmeleridir. Bahsi edilen uyum, ayağımızı yorganımıza göre uzatma gerekliliği gibi bir şeydir. Bir anlamda olgunun yapısına ve niteliklerine sadakat, o olgunun hakikatine “teslimiyet” gerektirmektedir. Diğer bir deyişle, kendi ortamında her mevcut, kendine uyumlu bir gözün (veya gözlerin) onu olduğuyla görmesine (yani her türden olunum gerçeklerinin edinilmesine) rıza gösterecektir. Eğer kullandığımız “göz,” yapısıyla edinilecek gerçeğe uyumlu değilse, o zaman Oluyu eksiksiz edinmemiz ve sonra da ondan güvenilir bir şeyler öğrenmemiz ve giderek doğrularla bilgilenmemiz beklenmemelidir. Yani her mevcudiyet, varlığıyla bilgi alanımıza girebilmesi için kendi gerçekliğine uygun yönde bizden beklediği koşulları vardır. Bunların gerçekleşmesi için iç içeli bir ilişki gerektiğinden, temelde teslimiyetin rolü en ön plandadır. Burada özellikle vurgulanması istenen husus: saf mevcudiyetin bilincine varılabilmesi, ancak saf mevcudiyete uygun bir aracın (insanın) saf olması şartıyla mümkündür. Bu olasılık da, temellinde objektivite yatan ve aracın (insanın) nefsini arındırabilecek bir yöntem uygulamasına kilitlidir.[14]
Mümkün olduğunda derin bilgiye erişmek için erişilecek verinin olgu kaynağına uzaklığı azaltmak, üretilecek bilginin niteliğini ve derinliğini (bkz. s. 109) etkileyeceğinden, kullanacağımız edinme aracını (kendimizi) doğru ve uyumlu bir şekilde geliştirip bu araçla uygulayacağımız yöntemi iyi tasarlayıp ve geçerliliğini hesaplamalıyız. Çünkü anlanmanın[15] amacı ruhanî bağlamda bilgilenme olduğundan, tecrübelenecek Ruh için Ruh hakikatine uygun bir araca ihtiyacımız olacağı aşikardır.
“Ruh” deyip etrafında cin ve peri gibi kelimelerle dolandıkça, beşeri satıhta takılınıp kutsallıktan ırak kalınması arzulanmayacak bir olasılıktır. Burada esas konu Ruh’u, İlahî Aidiyetimiz sayesinde bizde olduğuyla, bize üflendiği saflığıyla kendimizde fiilen keşifle teşhis etmemizdir. Aynı zamanda içimizdeki bize şah damarımızdan daha yakın[16] derunî[17] Hakikat (“Ben”) keşfedilmesi gözlenen Kendiliktir. Olunum derinliğiyle kendimizi özde bilmek ve varlantımızın mukaddes kaynağını, bize lütfedilecek ruhanî görü hassası ile, içten öğrenmek ihtimallerini şimdi anlamaya çalışacağız.
Kutsal Araç: Ruhanî Göz
“Dünya gözü ile bakan, yüzü; gönül gözü ile bakan özü görür.”[18]
Ruhanî bağlamda görme olayı “İlahî Mevcudiyet tılsımını veri olarak edinme”şeklinde tanımlanabilir. Ruhanî görü, kendince göresiz veri olacağından, soyut olunumun deneyimlenmesi ruhanî izlenim ile başlayacak bir işlevdir. Bu bakımdan, soyutluğun saf, yani tüm göreliklerden arınık halini edinmek için ihtiyaç duyacağımız görü aracı hangi özelliklere sahip olmalıdır, düşünmeliyiz.
Biliyoruz ki, bu aracın önde gelen özelliği, göreceği veya gördüğü ruhani Hakikat niteliğine uyumlu olmasıdır. Göresizlik adına bu uyumluluk, İlahî Şuurun insan şuuruna yapacağı etki ile tartılıp degerlendirilmelidir. Bu etkiyi sağlayacak vasıta, sözünü ettiğimiz, Allah’a ait ruhani Gözdür.
İkilemi Sonlandıracak Etki
Ben izlerken, izlenen ben olursam gören şuur nerededir? “İzleyen” bende mi, “izlenen” bende mi? Aynı şuur, tek, kendindedir. Böyle bir müştereken içlemeyle ikilem silinirse, şuur tarafsız, yani göresiz ve arınık, dolayısıyla aidiyetsiz kalarak ruhani saflığa (münezzehliğe) dönecektir. Bu hal ayniyettir; ruhani görü, izleyenle tek izlenen Kendiliğidir. Bakan ile görülenin, birbirinin aynısı olduğunu gösterecek “araç” nefsinin perdeleyici kısırlıklarından arındırılmış olacağından, gösterecek Kendiliği, İlahi Mevcudun “tılsımlı” verisidir. İlahî Oluluğun tılsımlı veri olarak edinilmesi aşkın[19] bir olaydır. Oluluğunun bilincine vardıran aşkınlık, bireydeki ruhanî özü görebilir derunî Göze aittir. İlahî Hakikati görecek Hz. Mevlâna’nın tabiriyle “gönül gözü” bu derunî Gözdür. Sayesinde Kendiliği ezeli An’da edinmenin, aynı zamanda insan kutsallığının keşfine tekabül edeceği burada tekrar edilmelidir.
Gözlerin Farkı
Ruhanî Göz ile “gönül gözü” arasında bir fark var mıdır? Varsa bu ne olabilir? Gönül kelimesi kalben hissedilen duyguların kaynak mahallini (yerini) temsil eder. Fiziksel vasfı olmayan bir kaynaktan gelen, insan bilincini yönlendiren ilham ve duyulara “gönül” diyebiliriz. Gönlün manevi yapısı vicdanîdir; zihnin göreliğinden sıyrılmaya çalışır çünkü doğruyu yeğlemiş, gerçeğe yönelik bir kavrama fiiliyatı güder. Vicdan aynı zamanda bir membadır; ruhanî konulu gerçeklerin ifadesi için kullanacağımız dilin eriştirmek istediği yerdir. Zihinle üretilmesi imkansız ulvî verilerin, manevî ağırlığında duyguların tarafsızlığıyla kendine has ince dokunmuş mantığıyla katılıktan uzak duran bir izlemededir, vicdan. Hz. Mevlâna’nın ifadesindeki gören gönül manevî bir bilincin psikolojik duyarlılığını ifade eder; bu bilinç kuru analitik türden olmadığından, bütünü sezebilen bir kabiliyeti yansıtır; göresiz bilgelik ayarında kıymetli bir cevherdir. Anlanmayı gerçekleştirme sürecinde ihtiyaç duyacağımız ve saf mevcudiyeti algılayabilecek duyarlılık, göresizliğin hassasiyetine sahip gönlün gözüdür. Böyle bir bağlamda kendi isteği ve denetimiyle göreliğin ıskalanması sayesinde, saf haliyle özün “görülmesi” nasıl başarılabilir; bu konu kitabımızın bu bölümünde anlanmak olarak işlenmektedir.
“Sevgili bana belirdiğinde O’nu kimin gözleri ile göreceğim? O’nun gözleri ile, benim gözlerimle değil, çünkü O’nu Kendinden başkası göremez.”[20]
Hz. İbn-i Arabi’nin bu sözündeki “kimin gözleri” sorgusuyla dikkat çekilen anahtar husus: “Sevgiliyi” görecek gözlerin sana ve bana ait olmamasından ötürü, görenin de sen veya ben olamayacağıdır. Her şeye rağmen (“sevgili bana belirdiğinde” yani anlanma halinde) görüşün ancak “O’nun” gözleri ile olacağından, gören ve görülenin de Kendisi olacağı belirtiliyor. Diğer söz edilen şey, “O’nun gözlerinin” Kendini görürken görülenin bizimle birlenik olduğudur. Bu birlikte sadece ruhanî Göz söz konusu olduğundan, bizim edinme yöntemimizin gönül gözü sıfatına bürünmesi gerekmektedir ki bu da “anlanma” olarak adlandırdığımız kutsallığın keşfi olayıdır. Bu olayın gerçekleşmesi, Hû’nun bizi Hayy’la görmesi, bizim de aynı anda Hû’yu görüyor olmamızdır. Bu görüş, Kendini Kendince uyguna, yani arınık saydığına göstermesiyle mümkündür. Allah’ın gösterdiği, anda Zat’ının Kendiliğini görüşüdür; tevhîden KendiBiz’le gördüğüdür.
Ruhanî bağlamda bir şeyler görmeyi istemekten ziyade, onun yerine doğru araç, gereç ve yöntemle Oluyu izlemeye (nefimizce bir şey istemeden okumaya) odaklanmamız bizi Hakikate hızla yaklaştıracağı kanısındayız. Çünkü neticede her zaman için gösteren (olduran) ve gören (oldurulan) Kendiliğidir; bu ayniyet de KendiBizliğimizdir.
Ruhanî İzlemeyle Anlanma
Kendimi öğrenmemin özdenliği veya iradesi “izleme” eyleminde yatmalıdır. Kişisel kendiliğim hakikatinin bilimsel idraki ruhanî bir ilgiyle başlayarak Rabbin takdirinde, izlerle gelişebilir.
Her birimize bahşedilmiş göresiz mevcudiyet, kutsallığımızı kesintisiz perçinleştirdiğinden, ruhanî Gözle[21] İlahî Olunun bizzat Kendiliğince görülmesinin anlamı şudur: Olu Hakikatinin kavranması, bilgi açısından insanı Rabbiyle, yani kaynağıyla birlenikliğini ve dolayısıyla anda farksızlığını gösterip göresizliğinin anlanmasıdır. Dikkat edilirse “birleşmiş” yerine “birlenik” kelimesini tercih ettik çünkü hiçbir zaman hakikatte birleştirilecek bir ayrılığımız, dolayısıyla ruhanî bağlamda başkalığımız söz konusu olamayacağını vurgulamak istedik. Birleniklik, halihazırda Birlik halinde müştereken içlenmişliğin hem beşerî hem de ahirî perspektiflerden kesintisiz devamlılığının ifadesidir.
Kul, Al‑İlah ile arasına başkalığı sokmazsa ve hakikati anlayışında her zaman ayrıştırıcı göreliğe yer vermezse, zamansız sürecek sonu gelmez bir bağın, bendeki Ben’in, bilincine ulaştırabilecektir. Çünkü Tekil ve ezelî Hakikat: Kendiliğiyle Biz’dir. Âlemler bu Hakikat üzerine “oturtularak” oluşturulmuş, evrenle inşa edilmiş, şekillenmiş ve görüntülenmiştir. Biz’lik gerçeğimizin şuurunda olamamakla ayrılık, kopukluk, başkalık ve dışlanarak yabancılık hislerinin doğuracağı ruhsal zararlar gönül için zehirdir.
Anlandıracak Tek Göz
Ruhanî nitelikli hakikati bilmek için gerekli ve yetenekli (“basiretli”) tek araç insandır. Ve bu kutsal “araç” ile edinilecek veriler insanın kendindedir; doğuştan İlahi Aidiyet insanın temeli, Oluluğudur. Diğer bir deyişle: insan en derin ruhanî hakikatin(in) bilincine kendini öğrenip bilerek varabilir.
“Gerçek şu ki size Rabb’inizden birçok basiret[22] (gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri) geldi.”[23]
Hz. Yunus Emre’nin sözünü ettiği, bireyde mevcut ve ondan içeri “Ben” hakikatini spiritüel bağlamıyla edinebilme kabiliyeti de diğer bir açıdan, basirettir. Bu kabiliyet, saflık süzgeciyle aklanarak kesin bilgi kaynağına dönüşmek üzere derinlik kazanarak ilahen uygun bir olgunluğa gelebileceği insanlık tarihinde örnekleriyle bilinmektedir. Anlanmayı bu yönüyle gerçekleştirebilir ve ruhanen hazırlıklı insan, Bağışlayan Hakikati duyulamaya lȃyık duruma girmiş sayılabilir. Dolayısıyla Kendiliğin deneyimlenerek ilahiliğinin öğrenilmesi için yaratılan, Allah’ın “Gözü” olma basiretine sahiptir. Her yaratılmış parçayı Hakk’ın ruhanî Gözüyle görebilen, o parçalardan birisi insandır. İnsan, Hakikati “görerek” Biz’liğine vakıf olduğunda, Kendiliğin Tekliğine de şahit olmayı başaracaktır.
Hakikat, varladığı somutlukla Kendiliğini yaşatıyor olduğunu bilmemiz “münezzehlik” kavramının taktirine bağlıdır. Mümkün olan, insanın göresiz ruhanî boyutunun bilinç[24] alanına sıçramasıyla gerçekleşecek anlanma, soyut olunum halimize dönüştür; bu hal, daha önce belirttiğimiz gibi, Oluluk niteliğine sahiptir. Oluluğu, ontolojik anlamda deneyimleterek insan şuuruna katacak olan ruhanî Gözdür. Hayy evrenselliğinin bu Gözün saflığında görülmesi, Al‑İlah Kendiliğinin yani Oluluğunun, arınıklığı edinmeye layık görülmüş birey (bkz. s. 202) tarafından anlanmasıdır.
Ortağın Uyumluluğu
Fiziksel türden mevcudiyetleri, yani nesnel objeleri “görmek” için başımızdaki gözler gibi bir “ortağa” ihtiyaç olduğu malumumuzdur. Herhangi bir mevcudu nicelik ve nitelikleri ile edinebilmek için, ortak gözün (arkasındaki bilinç ile) o mevcudun özellikleriyle uyum içinde olması şartını belirtmiştik. Sesleri gözümüzle duyamayacağımız gibi, elmaları da kulağımızla tadamayız. Sesleri edinecek kulak dediğimiz yetenekli bir araca ihtiyaç vardır. Mutsuzluğu algılamak için vicdanlı bir ortağa, duygulu özel bir kalbe ihtiyaç vardır. O halde ruhanî soyut mevcudiyete has, herkese ait Oluluğu bilinç düzeyinde nasıl bir “göz” ile deneyimleyeceğiz? Bu soruyu cevaplarken, görüye ortaklık edecek aracın, görülecek hakikatin özelliklerine uygun olması gereğini tekrar etmeliyiz. Saflığı,[25] şeffaflığı ve metafiziksel sessizliğiyle tanımladığımız ruhanî mevcudiyeti, onu edinecek arınık temiz aklın şuuruyla baş başa bırakacak, münezzeh nitelikte bir göze sahip olmak, nasip olmamışsa onu geliştirmek; olası mıdır?
Pasifik Okyanusunda beş yüz metre derinlikte, güneş ışınlarından yoksun bir ortamda görme işlevi nasıldır acaba? Stanford Üniversitesi araştırmacıları, Resim 2’deki Humboldt mürekkep balığının, kendisinin ışığını üreterek görme olayını gerçekleştirdiğini keşfetmişler. Grup halinde avlanırken, birbirlerine iletmek istedikleri mesaja göre parıltı üreten ciltlerinin desenlerini de değiştirerek, karanlık ortama uyumla yaşamlarını evrenle ahenk içinde sürdürmeyi, doğal yapılarını evirerek başarmışlar. Böyle bir yaşama iradesi Hayy Verisidir; Verinin varlantıyla iç içe gelişmesi, ortama ilikli olan uyum devamınca sürecektir. İlahî Hakikat her an Kendiliğiyle ahenklidir çünkü yegane Hakikat Kendiliğidir.

Resim 2. Humboldt Mürekkep Balığı[26]
Bu ahenk, doğası gereği, süresizdir ve “devamı” ebediyetedir. Işıktan yoksun ortamda evrilecek bir yaratık, çevresinden bilgi edinmeye ihtiyaç duyacağı için, stratejik[27] ilkeyi uygulamak üzere Rabb’ince yöneltilişi şu mealde olabilir: “Eğer doğal aydınlıktan yoksun bir ortamda yaşayacaksan, o ortamda görmen için şartlara uyum sağlayacak şeklini evirmeliyiz!”
Balina ve yunus balıkları kendi cinsleriyle iletişim kurduklarında deniz derinliklerinde nerede bulunduklarını ses titreşimleri gönderme ve alma yöntemine (sonar tekniğine) başvururlar. Yani belli frekans bandında sesler kullanmak suretiyle içinde bulundukları sıvı ortamının niteliklerine uygunluk sağlarlar. Haberleşme (iletişim) içeren her alışveriş sonuçta, paylaşılan veriler üzerinden gerçekleri “görme” (algılama) yöntemi olarak takdir edilmelidir. Ruhani “ortamda” vahiy hadisesi de bu gaye ile gerçekleşir.
Diğer bir örnek olarak yarasaların “görme” yöntemine bir göz atalım. Güneşin batışıyla (bazı tür) yarasalar yuvalarından çıkarak uçuşlarına başlarlar. Işık yokluğunda yarasaların “görme” kabiliyeti, burun bölgesinden gönderdikleri ultrasonik ses titreşimlerinin hedeflerinden yansımasına bağlıdır. Gönderilen ve geri dönen titreşimler arasındaki farka dayanarak etraflarında duran veya hareket eden şekilleri beyinlerinde formüle ederek çizerler. Bu “çizim” dışarıdaki fizikî mevcudiyetin sanal şekliyle edinilmesi, yani beyinlerinde onlara uygun bir formatta görüntülenmesidir. Bu edinmeyi ultrasonik titreşimleri algılayabilen kulakları aracılığıyla yaparlar. Onların kullandıkları frekans bandındaki titreşimleri biz insanlar duyamayız.

Resim 3: Yarasa[28]
Gözlerimize yansıyan ışık dalgaları yerine, onlar kulaklarına yansıyan ses dalgalarını kullanarak “görmeyi” başarırlar. Bu örnekte sezeceğimiz kritik olgu şu olmalıdır: Mevcudiyeti edinmek yani görme işlevi, sadece başımızdaki göz(ler)le olmayıp, aynı zamanda beynin öncülüğünde kulak ve diğer organlarla da gerçekleşebilmektedir. Sonuçta, görme işlevinde esas olan, edinilecek hakikate ve onun mevcudiyet alanına uyumda bir araç kullanıyor olmamızdır. Bu kriter ruhani bağlamda düşünüldüğünde bize şunu anlatmalıdır: Hayy saflığının beklentisi gereği, Kendiliğiyle uyumda olabilecek ve göresizliği (soyutluğu) edinebilecek tek ruhani “araç,” niteliği itibariyle insandaki temiz akıl, yani arınıklığı içkin Gözdür.
Saflığın anlanması bağlamında temiz akılla güdülen gayretlerin zamanla yok olamayacağı çünkü Biz tarafından “yazıldıklarından,” kendimizi arındırma yolundaki katkıların kalıcılığı Kur’an’da belirtilmiştir:
“O halde kim mü’min olarak salihat (nefs tezkiyesi) yaparsa, bundan sonra onun gayretleri (kazandığı dereceler) örtülmez (eksilmez, yok olmaz). Ve muhakkak ki Biz, onu yazanlarız.” [29]
Biz’in “yazdıkları” Kendiliginde(n)dir, dolayısıyla gayretler örtülemez, eksilemez, yok olmaz. Her şey, çünkü Olu, Kendiliğidir.
[1] Kur’an: 7 (39): 62.
[2] Allah Hakikati.
[3] İkinci elden olduklarından, hadislere değinmememiz güven sorunundan ötürüdür.
[4] “Melek” kelimesinin bizim için hiçbir antropomorfik ilişki veya bağlamı yoktur.
[5] Bkz. s. 190; “Ruhanî Göz.”
[6] Kur’an: 39(59): 9.
[7] İlahî Aidiyet
[8] Bkz. s. 106.
[9] (Kılıç, 2012), s. 219.
[10] Kur’an 91(26): 9; “felâh bulacak” kurtuluşa erişecek demektir.
[11] Fenȃ tanımı, İslamAnsiklopedisi, 2016-2020, Erişim tarihi 12-9-2020.
[12] Hz. Aşık Veysel’in “Beni Hor Görme Kardeşim” şiirinden.
[13] Bazı düşünürler buna “yokluk” olarak da bakmaktadır.
[14] Bu yöntem, kitap serisinin ikincisi, “Kavuşturacak Pusula” da tanımlanmıştır.
[15] Anlamak bize has işlevdir. Anlanma bize öğretecek Hakikatin, Hu’nun lütfudur.
[16] Kur’an 50(34): 16.
[17] İçle ilgili, içten
[18] Hz. Mevlana.
[19] Transcendental, bkz. s. 126)
[20] Hz. Ibn’ül-Arabi, (Nicholson, 1989) (Nicholson, 1989), s. 165.
[21] başka bir deyimle “soyut olunum” gözüyle.
[22] basiret: sağgörü, ince görüş ve seziş
[23] Kur’an: 6(55):104
[24] An/anğ Uygur Türkçesinde bilinç demektir. (Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, 2004, s. 786).
[25] Mücerret, yalın.
[26] https://news.stanford.edu/2020/03/23/social-squid-communicate-dark. Erişim tarihi: 14-9-2020.
[27] Strateji, zekânın bir ürünü ve ihtiyacıdır.
[28] Resim kaynağı: WILDLIFE GMBH, ALAMY STOCK PHOTO
[29] Kur’an 21(73): 94.