KB – B14

14. İNSANLIK DAVAMIZ

Allah birdir Peygamber hakVeysel sapma sağa sola
Rabbül âlemindir mutlakSen Allah’tan birlik dile
Senlik benlik nedir bırakİkilikten gelir bela
Söyleyim geldi sırası…Dava insanlık davası.[1]

İnsanlık, cehaletin yanı başında, doğa içi gizemlerin üstünü açarak, bilimsel çabalarla olumlu yönlerde evreni deşifre ederek işleyişini keşfedebiliyor. Tabiatın işlevinin kural ve kaidelerini kavrayarak insanın iyiliği için, “olumsuzluk nedeni” aksaklıklara çözümler getirebiliyor. Örneğin, Covid-19 virüsünün biyolojik yapısını öğrenilmesiyle, yani DNA bilgilerinin gizemliği giderilmesiyle koruyucu aşı üretiminin çok kısa bir takvimle mümkün olacağını görebiliyoruz. Eskiden seneler sürebilecek aşı keşfi ve üretimini hızlandırmak amacıyla; yeni teknolojiye insan vücudunun göstereceği tepkileri öğrenmek amacıyla aşı deneyleri yapılmıştır. Bu deneylere gönüllü katılan gençlerin,[2] zararı sağlıklarına dahi göze almış fedakârlıklarıyla karşılaşabiliyoruz. Ay’a ve çok daha uzağı Mars’a gitmek için astronotlar yetiştirilip, uzay projeleri tasarlayıp, uzay istasyonları ve boşlukta seyredebilen vasıtalar imal edebiliyor, nimetlerini doğru kullanan insanlık.

Ama bu ne hal ki, fizikî âleme hâkim bir konumda olabilirken ruhanî taraftan elimiz ayağımız sanki rüyadaymışız gibi bağlı; ayrıca vicdanî dünyamıza da ahlaken sahip çıkamıyoruz. İnsanlık davamız maalesef ki, sanal engellere takılmış, olusal ileri adımlar atamamakta ve manevi karanlıkta ruhanî “ölülüğümüz” sürüp gitmekte! İnsanın kutsallığını dünyada her türlü eylemin en öncesinde tutamamaktayız. Gerçekler öyle ki, davranışlarımız öncesinde telaffuz etmemiz ve hatırlamamız gereken nedir bilemiyoruz. Bu olumsuzların panzehiri olarak, insanın İlahî Aidiyetinin hakkını Hakk’a vermekte gösterilecek takvanın her türden problemlere çözüm getireceğini iddia ediyoruz.

Eğer mümin kişi, kutsallığıyla en derine inerek kendini tanımayı arzularsa, elinde kendinden başka bir merci ve dayanağı olmadığını bilecektir. Bazı durumlar gizli gerçekleriyle, şimdilik bilinilebilir konumda olmayabilir. Ruhani cehaletten[3] kurtuluş, ruhanî körlüğe neden olan ayrılık zannının (bkz. s. 81) sonlanması ile beklenebilir. Her olunumu gerçekleştiren Olu ile ruhanî bağlamda müştereken yüzleşmek, her türlü zannın ve varsayımın bitimine tekabül eder ki bu,  Hakikat katında “Kendiliğin bilinci” ile eş değerdedir. Biz’in Kendiliği özümüzü, yani olusal kaynağımızı içten öğrenerek İlahi Aidiyetimizi bilerek ayrılığın zannıyla beraberce bitmesi mümkündür. Diğer bir deyişle, zirve noktada kendimizi bilmek, Al‑İlah Hakikatini benliğimizin berisinde arınık bir konumda kavrayarak, mevcudiyetimizin Kendiliğini içten öğrenerek Allah’ı “bizimle beraberliğinde” duyulamakla gerçekleşebilir diyoruz (bkz. s. 145, arınık bilinç).

İslam dini bir öğrenim ve evrilim yöntemi olarak, yaşantı içinden Allah’ı öğrenme ve kişiliğiyle İlahî Kendiliği bilme sanatıdır.[4] Bu dinin kitabı, sırat köprülü yolda ilerlerken kurtuluşa ermemizi sağlayacak temelden öğreniyi ve bilgisel malzemeyi temin edecek kaynak ve ruhanî rehber sıfatıyla Kur’an’dır. Allah’ı öğrenme sanatını kitabına göre uygulayacak müminin esas ereği İlahî Lütuf ile İlahî Aidiyeti kendinde teşhis etmesidir. Herkese eşitlikle olduğu gibi, mümin de ona ait kutsallığın bilincine erişmek üzere göresizliği kendinde deneyimlemelidir. Bu suretle herkes adına oluşan, şahitliği Biz’le gerçekleştirmektir. Bu şahadetin her insana yaşarken nasip olmasını dileriz.

Kimliği Öğrenmek

Her birimizin “ben” olarak tanımladığı aidiyetlerimizin teşkili olan ama yine de tam tanımadığı kimliğinden içeri özümüz İlahî “Ben’i” arınık şuurumuzla, lâkin hidayet eşliğinde ilk elden  deneyimleyerek, göresizliğin verisini (vasıtasız ve dolaysız) hiçbir ortağa  ihtiyaç duymadan edinebiliriz.  Bu yönde göreliklerimizden sıyrılma çabası kimliğimizi daha derinlemesine öğrenmemize fırsat tanıyacaktır. Taktir edilmelidir ki sözünü ettiğimiz “öğreni” fizikî, zihnî ve vicdanî özelliklerimizle sınırlı kalmayıp, çok fazlasıyla şuursal derinliklere uzanma arzusuyla kazanılacak olusal bir değerdir. Öyle (ontolojik) derinlikteki “veriyi,” Bağışlayanın rızası dahilinde (hidayet), kişiye idrak olanağı sağlayacaktır. Her birimizde aynen mevcut olunum kaynağına erişimin hayat için anlamını bilmemiz, diğer bir deyişle Hayy bağışı özelliğimizi olusal bağlamıyla kavrayarak kutsallığımızın bilincine Allah Hakikatiyle kavuşmamız esas insanlık davamızdır.[5] Bu şuursal aşama, kendimizle özdeşleyeceğimiz İlahî Teklikle kimliğimizin tamamında öğrenildiğine tekabül edecektir.

Ruhanȋ Veri Kaynağına Erişim

“Ölülüğümün nedeni olan ayrılık zannımı sonlandırmak ve dinen bilgisizliğimi gidermek için ruhanî yönde cehalete son verecek zirve noktada kendimi bilmekle mümkündür” dersek, bu konuda bir “başarı” ancak en ilksel veri kaynağına saf şuurla ilerleyerek ve sonra erişerek tamamlanacak bir olaydır. “Veri’den Bilgi” bölümünde (bkz. s. 93) öne sürdüğümüz görüş neydi:  İlahî Aidiyetimiz gerçeğinin edinilmesi, ruhanȋ veri kaynağına ilk elden erişimdir. Kendimin geldiği (ve bir gün giderek geri döneceği) metaforik “yere” (ahiretime) doğru seyretmem ve “benden içeri” Hakikati duyulayabilmem, olunum bilimi bağlamında kaynağımın içinde “birlik bilincine” varmamla eş anlamdadır. Bu varış ancak mukaddes lütuf (hidayet) ile mümkün olabileceğinden ve bunun ilahen (aşağı ayette yazıldığı üzere) dilenildiğinden emin olmalıyız.

“Siz, dünyanın geçici[6] nimetlerini istiyorsunuz. Allah ise ahireti kazanmanızı diliyor.”[7]

Dolayısıyla kendini öğren ve bil uğraşısının nihayetinde, lütfa lȃyık hale gelinerek, baştan dilenildiği üzere “kazanarak” ahirete ulaşmak olasıdır deniliyor. Kutsallığın keşfi ve ilk elden bilinci, ancak kutsal bir varlığı temsil eden gerçeklere uyumlu bir yaşam sürecinde gerçekleşebilmelidir. Kapı kilidinin açılması, kilide kusursuz uyacak bir anahtara karşı kilidin göstereceği doğal rıza ile mümkün olabildiği gibi, Hakka açılış olayı da uyumluluk bağlamında, Hakka kusursuz uyarlığa Hakkın rıza göstermesiyle (lütfuyla) gerçekleşebilir.

Kutsallığımız

İnsanlık davamız, kutsallığımızı keşfe odaklı bir süreç olduğunu kabul edersek, o zaman beklenen: kendimiz üzerinde çalışarak, Allah Hakikati ile Oluluk bağımızı ruhanî bağlamda teyit etmemizdir.  İlahi Birliğe yönelik bu seyir aynı zamanda, özgürlüklerin himayesinde kendine ve güvence dayalı bir öğreni aşamaları dizisidir. Bu dizinin aşamalarını Bilgilenme Piramidi zirvesine tırmandıracak basamaklar olarak Bölüm 7’de işlemiştik (bkz. s. 95). Orada tanımlanan ruhanî “zirveye” erişin de kutsallığımızın keşfi sayılacağını “Anlanma” bölümünde açıklamıştık (bkz. s. 179). Her fırsatta, her birimizin mümkün olduğuncakendini İlahî Anlamla öğrenmesinin, yani kutsallığının bilincine varmasının, ne kadar çetin olsa da, her durumda bir ihtiyaç ve hatta kulluk görevi olduğunu belirtmemiz yerinde olur. Kutsallığımızın keşfi olayının temelini kendimizi bilmemizin oluşturduğunu tekrarla irdelerken tezimizi böylece özetlemiş oluruz.

Hakikati insanların kutsallığı sayesinde anlamak ile kazanılan: tevhiden ontolojik bilinçtir. Her şeyin ilk yaradılışıyla varlığına yol açan olunumun (ontolojik bağlamda) insan aklı tarafından taktir edildiğinin göstergesidir. Bu aşama, Bölüm 3’de ele aldığımız kişisel kurtuluş köprüsünü geçmeyi gözeterek yapılacak inşaatın başlangıcıdır da diyebiliriz.

Her şey ve yer için aynen, her türlü olunum Kendiliğindedir, çünkü Aidiyeti Kendine, yani tek Sahip olduğundan tek Olu cevheri de Kendiliğidir. Neticede, müştereken içlenmişlikle hakikatte her şey ve yer Kendiliğindendir.

“Nerede olsanız sizinle beraberdir.”[8]

İlahi “Ben”

Dikkatimizi ruhanî evrensel boyuta çekmek için, Anadolu tasavvuf üstadı Hz. Yunus Emre’den alıntı yaptığımız, “Bir Ben vardır bende, benden içeri” ifadesinde geçen büyük baş harfli “Ben” kelimesinin kutsallığımıza tekabül ettiğini ilk, sayfa 15 de yazmıştık. Orada insanın kutsal doğasına işaretle, İlahî Kendiliğin beşerî ben ile İlahî Ben‘i müştereken içlediğini ve bu birleniklikle “KendiBiz” gerçeğinin olunumunu belirtmiştik. İnsanın kutsallığı, müştereken içlenmişlikle olusal derinliğe inmiş ve her bireyin özüne gizlilik kazandırmıştır. Bu gizliliği sonlandırma niyetli dinî çabalarla uygulanacak, içeriğiyle imanın temelini oluşturan ahlak ilkeli yöntemlerdir. Sadece göreli yöntemlerle görebilen, düşünebilen ve anlayabilen bir insan için sözünü ettiğimiz Oluluğun gizliliği, içlenik göresizliğinden ötürü bilinmezliğe yol açmaktadır. Daha öğrenemediğimiz bir şeyi halihazırda kavramak, tabiatıyla mümkün olamayacağından, ilahiyat konusunda da arzulamadığımız çıkmaz bir durumla bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Gizlilikler içinde ve muammalar etrafında geçen yaşantı, yani bazı gerçekleri görememekle süren cehalet ve onun güdüsündeki acizlik ve onun duyguları, gözlediğimiz gerçeği aydınlığa çıkaramamamıza, yani kendimizi bilerek kutsallığı keşfetmemize engel olabilir ciddiyettedir. Uyumsuz kilit‑anahtar çifti örneğinde olduğu üzere, göreliklerle geçit vermeyecek bir çıkmaz içinde bulunmaktayız.

Taktir Görmeyen Gerçek

Her şeyin varlanışının kaynağı Allah’a ait Oluluktur; Oluluğun göresizliğinin yeterince ifade edilmemesi veya yankı vermemesi, yani bir bakıma umursanmaması, görebildiğimiz kadarıyla, dini bakımdan büyük bir talihsizliktir. İnsanların üzerinde düşünerek tartışması gereken metafiziksel hakikatlere yeterince ilgi duyulmaması ve felsefi tarza uzak ve isteksiz kalınması endişe verici bir durumdur. Bu vahametin bugün de devam ediyor olması, dünyada bilgeleşmesi beklenen kollektif insan iradesinin üzüntü verici halini yansıtmaktadır. “Hakikatin Kendisiyim,” yani “Ben Biz olanım” anlamında “Zat’ıyım” gibi ilahen anlamlı söylemlerin insanlar tarafından değerlendirilememesi çok önemli ve endişelendirici bir eksikliktir. Bununla bağlantılı olan diğer  bir eksiklik de, Allah’ın münezzehliğinin Kur’an’da yazılmış olmasına rağmen göresizliğinin taktir edilmemiş olmasıdır. Üç bin sene öncesinden Hindu dini kayıtlarında aynı problemden söz edilmiş. İnsan Al‑İlah ilişkisi için şöyle denmiştir:

“Zat’ı hakkında duymuş olan çok az insan var. Bunlardan da azı bu gerçeğin hakikatleştirilmesi için hayatını adamıştır. Zat’ı üzerinde konuşanlara ne mutlu; hayatlarının en yüce emeli olarak Zat’ı seçenler çok nadir bulunurlar.”[9]

Şahit olunduğu üzere, ayrıca Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed peygamberlerin insanları doğruya yöneltme çabalarına ve yanlıştan uzak durma ikazlarına rağmen insanın ruhanî yönde bilinçlenmesinde ve bugün için ilahiyat bilimini ilerletmesinde kayda değer fazla bir gelişme görülmemektedir. Dikkate alınmayıp ruhanî bağlamda göz ardı edilen “Zat” yani Kendiliği gerçeğinin ve Kendilik bağlamında göresizlik kavramınınzikir ve dualarımızda önde bir yer tutmasını nasıl sağlayabiliriz, düşünmeliyiz. Göresiz Hakikat bilinci, saf mevcudiyetimizi aydınlatacağından bahsedilmesinin Kutsallığın Keşfi Projesi açısından anahtar önemini tekrar vurgulamak isteriz.

Ruhanî Yoksulluk

Ruhanî konuda bilgi eksiklerine, gerçeklerden uzak kalan anlayışlara ve Hak yolundan davranış itibariyle sapmalara neden olacak katı ideolojik (ve yanlı dogmatik) kökenli zihinsel saplantılardan neden sakınmamız gerektiğini kutsallığa adil olma adına araştırıp anlamalıyız. Saplantılar, göreliği şiddetlendiren kurgular olarak bizi objektiviteden uzaklaştırmakla, zihnî ve vicdanî hususlarda denge bozan unsurlar haline gelebilmektedir.

Görelikler yanında göresizliği (ruhanî saflığı) dinî edimlere katmamak, birçok bağlamda yaşam ortamımızı ruhani yoksulluğa sürüklemektedir. Masumiyete kıyan gaddarlar, ideolojik tutkular uğruna sürdürülen savaşlar, keyfiyen şiddetle yıkıp dökmekten çekinmeyen eylemler, çıkar uğruna gönülleri yaralayan zulümler bahsettiğimiz yoksulluğun inkâr edilemez delilleridir. Hem yurt içi hem de yurt dışında şahit olunan aciz ruhani durum aynıdır: unutulup yok sanılan bir üst kimlik, değeriyle sahibini kayıpmış gibi aramaktadır.

İnsan kutsallığı, modernite karakterinden kaynaklanan maddeye göreceli anlamlar içinde, medeniyetler boyunca tarihsel karamsarlıkla karmaşıklık içinde göz ardı edilmiş ve hala da edilmektedir. Eksik değerlendirmelerle ve yanlış düşüncelerle olmadık yerlere bakılarak insan kutsallığının umursanmadığı açıkça görülmektedir. Kutsallık bilincine kavuşturacak yol (din), ahlaka yön veren materyalist tutumların ve menfaat merkezli ideolojilerin vicdandan yoksun anlayışlarına alet edilmektedir. Kimliğimizin ilahen ruhanî boyutu, sanki saha kenarına itilmiş değersiz bir rolde, insan mutluluğu uğruna “yaşam oyununa” dahil edilmeyi beklemektedir.

Allah’ın Kendiliğinin, yani kendimizden de içeri “Ben” mevcudiyetinin anlamını ihmal ettiğimiz anlarda, kutsallığımızın kaynağı İlahi Aidiyet gerçeğimizi, yani “üst kimliğimizi” de inkâr etmiş oluyoruz (bkz. s. 63). Tahsilsiz veya talihsiz, aciz ve çok zaman kendi kaderiyle baş başa kederli, sosyal beraberliğe muhtaç insana yönelik yetersiz hassasiyette ve başkalığı aşağılayıcı tavırlar, dünyanın her tarafında almış yürümüş bir duyarsızlık gerçeğidir. Milletler çapında bu salgın, insana has bir hastalıktır bu duyarsızlık. Her insanın kutsallıklarına rağmen umursamaz bir kesim, insanı ilgisizlikle çok zaman kendi ırkçılıkları nedeniyle “üstünlerin” altında bir kenarda bırakmaları, her toplumda kendini gösteren çok acı saçan ve ahlȃken yoksul gerici bir gerçektir. Ahlakî normlardan uzak, insan haysiyetine sadık kalamayarak her bireye lȃyık olduğu değeri tanıyamayan, sadece ilerleme ve büyüme hedefi güden modern idarî yöntemlerin başını çektiği projeler ne yazık ki bilgelikten yoksundur. İnsanlık davamızda esas olan aşama; vicdanlı, empati kurabilen, merhametle insafa rıza gösterebilen ve hayatı oluşturanların mutluluğu ve esenliği adına doğruların peşinden gidecek davranışlara bağlıdır. Önyargıyı bir kenara bırakıp tasavvurlarımızda, başkalarının gerçeklerini onların perspektifiyle görebilmeliyiz ki, karşımızdaki insan hakikatini derinden tarafsız tümünde tanıyıp, “Sen başka bensin; ben başka senim”[10] diyebilecek birlik bilincine sahip olarak yaşayabilelim. Kur’an geleneğinde “Biz” anlayışı bunu söylemekte değil midir? Ruhani aidiyetimizin farkındalığında hayatı objektif gözlerle izlerken, insanlığı KendiBiz’liğimiz olarak kıymetlendirerek soralım: göresizlikle anlanmamızla kutsallığın keşfi bize ne fayda sağlayacaktır?

Hayy’atla insan ve her yaratılan kutsaldır; kutsal olmayan bir şey yoktur! İslam dini geleneğidir: bu tümsel gerçeğin öğrenilmesini ve İlahi Aidiyetimizin bireyce bilinmesini, ve bunun üzerinden giderek yaşantının kıymetlendirilmesini bekler. Ahlakî ve etik değerler, zihnî ve vicdanî inceliklerin yansız denetimi altında kimliğimize sadakatle kendimize “olduğumuzla” öğretecektir. Bildiklerimiz zihnen güç kaynağı olurken, vicdanen olumlu eylemlerin etkilerini izletecek ve yürekten bizi başkalarına (ve kendimize de) objektif davrandıracaktır. Esas eksiğimiz, ruhanî boyutta kendimize psikolojik derinlikle yüklenerek “Ben kimdir?” sorusuna cevap bulamamamızdır (bkz. s. 67). Yani üzerinde bilhassa durduğumuz ve hal olması istenen mesele, göreli âlem ile göresiz Âlem arasındaki “köprüden”[11] geçip üst kimliğimizi en yalın haliyle öğrenmemizdir.

Kendiliğiyle ilahen içlenik kimliğimizi öğrenebilme çabalarımız sürecinde takibi gereken disiplinlerden birisi, bağlam karışıklığına yer vermememizdir, yani ruhanî olan ile diğer aidiyet bağlamlarını ayrı tutmamızdır. Bunun için, göreli ve göresiz bilincin farklılıklarını göz önünde tutarak, tefsir ve değerlendirmelerimizi objektiviteye dayanan verilerle ve “dolaysıza” yaklaşarak, yani takva eşliğinde yapmalıyız. Bu hassasiyetin tavsiyesi, yorum yaparken kullanacağımız veriye duyarlılıkla bağlamına dikkat etmemizdir.

Kendimizi ruhanî bağlamda öğrenmeyle elde edilecek göresiz görüşlü bilgeliğin özelliği; yaşamaktan mutluluk duyacağımız daha uyumlu, daha dengeli ve çok daha adil bir dünyayı düzenleyebileceğimize bizi inandırmasıdır. Böyle bir umutla, tahmin ederiz ki, her insana (çocuk, kadın ve erkek demeden) eşit bağışlanmış kutsallıklarıyla, ve zamanı geldiğinde göresiz bir ruhanî kurtuluş aracı olabilme lütfuna sahip olabilmek için her birimiz, doğal yeteneklerini doğru uygulayarak potansiyellerini gerçekleştirmek isteyecektir.

Felsefi ciddiyet dahilinde mantıksal oynaklıkla uygulanacak evrensel metot ve yöntemler, yani bilimsel etkinlikler, zamanla hayatınızda doğru yönde bir öğreniyle mana verilerine dönüşmelerini dileriz. Kesintisiz bir (kendini) öğreni döngüsü çemberi etrafında, geri beslemeli tepkileriyle düzeltmeler eklenerek evireceğimiz ve her konuda aksatmadan uygulayacağımız objektif tavırdan ödün vermemeliyiz. Bitaraf, yansız, tarafsız, şu demek ki adil bir tutumla, dünyada bir şey ne ise, olduğuna sadakatle ondan veri edinmeliyiz.

“Temiz aklın” meziyetlerine mani, olumsuz saydığımız ben‑öncül tavır sayesinde güçlenen kendine yönelik göreliğin kısırlığından ve kısıtlayan kıskacından umarız kurtuluruz. Bu zirve özgürlüğü yaşamaya layık görüldüğümüzde ruhanî mananın sadece kendimizdeki mevcudiyetine şahitlik ederiz ve tekrar dileriz ki bu şahadet makamı her birimize nasip olur.

Çıkmazdan Kurtuluşa Geçit

Doğru yargılarda bulunmak ve (Hû’nun sahibi olduğu) dünyada insanlık adına, her ferdin kendini evirmesi amacıyla eksiksiz adilane kararlar verebilmesi ve ahlaki hükümlerde bulunabilmesi için bazı temel ruhanî verileri edinmesi şarttır. Din konularında zorlanmamızın ve problemlerimizin temelinde yatan derinlemesine öğreni eksiğimizdir. İnsanlar, içinde yüzdükleri, ama içleyemeyecekleri Hakikat Okyanusunu doğru bir eğilim ve yaklaşımdan yoksun tutumda içten değerlendiremiyeceklerdir. Neticede insan aklı aracılığıyla “dışta” kalarak İlahî Kendilik arandığında Hakikatin saflığını teyit edememekte ve İlahi Kendiliği “Ben” olarak kendinde, içten deneyimleyememektedir. Göresiz Hakikat ile göreli alemlerin iç içeliği (Oluluk‑varlantı silsilesi/ilişkisi (bkz. Şekil 1, s. 36) “Oluluk ile Var’lık” bölümünde açıklanmıştı. Şunu unutmamalıyız ki, Hz. Yunus Emre’de ve istisnasız her insanda mevcut “Ben,” İlahi Olunun başka bir adıdır. İnsanlara zihnî ortaklarla bakarken, yani araçlar vasıtasıyla insanı görüp değerlendirmeye yeltenirken, onların “Ben” mevcudunu her şeyin üstünde tutamamamız, evrensel kıymetlerinin hakkını vermemeye neden olmaktadır. Bir insanın aslını tanımak varken, ideolojisine, dinine, ırkına, cinsiyetine (veya herhangi başka bir benzerliğine veya farklılığına) göre onu tartmak, kutsallıklarının gereğini yerine getirmeyi beceremememizden dolayıdır. Kendimiz için olduğu gibi, onların da sahip olduğu Oluluğu, “Ben” olarak onlarda tanıyamamamız ve umursamamamız, önyargılı bakışların yarattığı bu en üst seviyedeki göreli olumsuzluğun tevhidî ilkeyi ihlalidir. Dolayısıyla bu yanlışın Allah’ın Kendiliğine yöneltilmiş bir adaletsizlik veya Hakikate zarar addedileceği de açıkça anlaşılmalıdır.

Bir insanın kimliğiyle müştereken içlenik Ben’i birlenikliğiyle kendinde deneyimlemesi halinde, onun kulluğunun bu dünyada güzellikle ve layıkıyla yaşadığının göstergesi olacaktır; arzulanan bilgeliğinin delili bu olmalıdır diyoruz. Her birimizin olusal temeli ve kutsallığı olan İlahî Ben bilinci, dinî ve ruhanî çabaları başarıya kavuşturacak güçtedir.Ruhani bağlamda kutsallığımızdan emin, kalıcı mutluluk halimize İlahî Kendiliğinde erişme olanağını da aynı zamanda böylelikle kavramış oluruz. Hepimizi içleyen İlahî Ben’i ‑Kendini Biz’le “dahil eden”‑ Hakikatimiz olarak benimsememiz ilahiyat bağlamında dinî tefekküre yapıcı ve daha önemlisi, yorumlarımıza tamamlayıcı yönde veri sağlayacaktır. Ego bazlı ben‑öncül tavrın ruhanen olumsuz yönde etkilerinden arınmış, zihnen objektif ve vicdanen kucaklayıcı şuurla hakikate teslimiyet, varlığımızın spiritüel anlamına vaki olunabileceğimize işaret edecektir. Evrensel mutluluk adına bu umudu her zaman için korumalıyız. 

Allah’ın nimetlediği ulvî ve doğal potansiyele sahipliğinden ötürü kutsallığın keşfinde insanın ruhanî bağlamda bir “araca” dönüşmesi her birimiz için doğal sayılabilir bir kulluk görevidir! Niyet itibariyle bu görevin gerçekleştirilmesi bizim kararımıza kalmışsa, o zaman bu ulvi davaya kendimizi adamalıyız. Ayrıca tarafımızca düşünülmesi gereken olumlu yönde başarı olasılığıdır.


[1] Hz. Aşık Veysel, “Dava İnsanlık Davası” türküsünün ilk ve son dörtlüsü

[2] Video Teen becomes COVID-19 vaccine volunteer – ABC News (go.com), Erişim tarihi 9‑15‑2023.

[3] Cehl masdarından gelmiş bir isim olarak cehalet “bilmemek, bilgi ve görgüden yoksun olmak” anlamında kullanılır.

[4] “sanat” dememizin nedeni: mantığın ilerisinde kişisel manevi bir bütünleme fiiliyatı olmasındandır.

[5] Kur’an 18 (69): 110.

[6] “geçiciyi” (zamana) göreli olarak tefsir edebiliriz.

[7] Kur’an: 8 (93): 67.

[8] Kur’an 57(112): 4.

[9] Katma Upanishad 2:7 (İngilizceden çeviri yazara aittir).

[10] Maya atasözü.

[11] Sırat köprüsü bir metafordur; teşbih yani benzetmedir, mecazî zihinsel bağlamları ifade eder.