2. KENDİNİ OLDURAN
“O, evveldir (ilktir) ve ahirdir (sonrasız), zahirdir (alâmetleri tüm varlıklarda görünendir) ve bâtındır (gizli olandır). Ve O, her şeyi en iyi bilendir.” [1]
Varlanmışlar (sen-ben-o) arasında tek kesin müştereklik, en baştan üflenen İlahi Nefestir; bizim tefsirimizce bu hakikat Oluluktur. Unutulmamalıdır ki en “evvel” (ilksel) ve sonu gelemez “ahir” nitelik yine Oluluktur. Bu nitelik, İlahi tekliğin nedeni Olu’dan kaynaklıdır. Birden fazla “olu” muhaldir (imkansızdır), yani fizik öncesi (ve onun da berisinde), olunum ile oldurma gücüne Sahip, Kendiliği hasebiyle yeganedir; bu Hakikat Allah’tır.
Kur’an’dan biliyoruz ki:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur…Onun yağı, ona ateş değmese de kendi kendine ışık verir.”[2]
Güneş ve ışınlarının kesintisiz bir’liği durumu örnek olarak düşünüldüğünde, âlemlerle iç içe ve müşterek ayniyetin[3] (“kendi kendine ışık vermesi”) nedeninin Oluluk olduğu anlaşılacaktır. Nuruyla Hayy’ın bahşettiği hayat, maddeyle olgulardan müteşekkil iken, Olu temelinde sonuçta, her şey olunumdur; Kendiliğin olunumu Oludur; sonrasız ve sonsuz Olumdur. Güneş kaynak (cevher‑Olu) iken bize varan ışın tomarının (varlayan hüzme/Nur/Oluluk) yıldızın nükleer cevherinden başkaymış gibi değerlendirilmesi ikilem, yani ayrılık, yapıldığını bildirecektir. Bu türden yanılgı vahdet-i vücut (“tekil Olu”) anlayışına aykırı düşerek izleyeni mantıksal aksamaya, yani problemli bir anlayışa vardıracaktır. Olu, tekilliğiyle vahdet‑i vücut olarak tefsir edildiğinde, her birimiz için Oluluğun bağlamsız mevcudiyeti (ayniyetle) ve böylece bu tek özlüğün Hû kaynaklılığı kutsallığımız olarak takdir edilecektir.
Nitelik olarak Oluluk, Kendiliğin özüdür dolayısıyla saf mevcudiyet haliyle göresizdir (bâtın). Zaman ve mekân içinde, lütufla yaratılan her şey (varlanma) olunumla Kendindendir. Allah’ın “Ol!” hükmüyle bahşettiği Oluluk, Kendiliğinin göresiz vasfıdır. Allah’ın Oluluğu, Kendiliğin özdeşi, âlemleri oluşturan İlahî Hakikat Hayydır. Allah, Kendini olduran zahirdir.[4]
Olunum ve Silsilesi
Ontoloji (olunum bilimi) dilinde, bizce iki terim en temel konumda yer almaktadır: oluluk ile oluşum. Bunlar arasındaki fark, yukarıda arz ettiğimiz gibi, “olmak” fiilinin türev bağlamlarından kaynaklanmaktadır. Oluluk ve oluşum kavramlarını birbirine ilikleyici anahtar unsur olunumdur. Bu öneminden ötürü, olunum kavramının dilimizde spiritüel derinlikte anlam kazanması ve ruhanî etkisiyle günlük yaşantımızda yerini alması için çaba göstermek isteriz.

Şekil 1: Olunum Silsilesi
Anlam karışıklığına yer vermemek için sembolik uygulamaların ve dil yöntemlerinin geliştirilmesini ve olusal silsile inceliklerinin çelişkisiz bir şekilde uygunlukla kullanılmasını teşvik etmeliyiz. Bizce bu doğru yaklaşımla, olunum kavramınınoluluk ve oluşum terimleriyle olan bağlılığının ve dilimizde uygulanış ayrıcalıklarının hangi konularda öne çıktığının anlaşılmasını ele almalıyız. Şekil 1 tasarımı bu gayeyle hazırlanmıştır. İlahiyat bahsinde tefsirlerimize fayda sağlayacağını düşünerek; göreli dediğimiz dünyevi (zahiri) ve göresiz dediğimiz batıni özelliklerin birbirinden anlam ve bağlam bakımından ayrılıklarını Şekil 1’deki çizim üzerinde belirttik. Silsilenin “baş” ucuna Oluluk yerleşmişken, oluşumun diğer ucuna hakim olduğunu gösterdik. Niyetimiz, silsile bütününde iç içelikle (müştereken içlenmeyle) iki uç noktanın “olunum” sayesinde (soyut ve somut yönleriyle) birlenik Olu olduğunu savlamaktır.
Doğallık, yaratılması öncesi saf olunum haliyle başlayarak, sonra şekil alarak Hû Hakikatiyle müştereken içleniktir. Hakikatin Kendiyle içlediği hayat, ayrıştırılamaz bütünlüktür; Birlik haliyle Olu, evveli olmayan “başından” beri sonsuz iç içelikle, Yaratanın Kendiliğidir. Kendilik şuurunun dünyada gerçekleşmesine ve dolayısıyla alemlerle teberru edilmesine (bağışlanmasına) imkan veren olunum hakikati Hayydır. Tekil Hakikat, görünen ve görünmeyen her yüzü ve yönüyle Kendiliğidir; Hu’dur; aynı zamanda dünyamızdan bakarken, Bizdir.
Bütünlük bağlamında dikkatinizi çekerek belirtmek isteriz ki: Şekil 1’de soldan sağa veya sağdan sola uzanan “boyutsal” çizgiye “bölünmüşlük”manasında bakılmamalıdır. Olunum bilimi (ontoloji) bağlamında herhangi mevcut bir durum (mevcudiyetiyle), silsile icabı öncesi haline iliklidir. Yaşam içinde karşılaştığımız ve aşağıda değineceğimiz dil kullanımı sorunlarından sakınmak adına, (takva ile) üzerinde durmamız gereken husus: Şekil 1’le gösterilen silsilede yer alan kavramların devamlılığı ilişkileri üzerinden iyi anlaşılmasıdır. Silsile vasıtasıyla, kaynağa olan bağların birlikte “bir bütün” olarak gösterilmeye çalışıldığı göz ardı edilmemelidir. Bu yönde önemle ifade edilmek istenen esas: şekil içindeki kelimelerin manalarının birbirleriyle olan kesintisiz hak ilintileridir; Şekil 1’de odaklandığımız silsilenin işlevi de ilintilerin tanımı sağlayacaktır. Yani sağdan sola ve soldan sağa fark gözetmeksizin önemli olan, mana birimlerinin anlam alanı bütününde yerleşimleridir. Bu şuna benzer: Herhangi bir cümle içi kelimeleri tek tek, ayrı ve bağımsız okuyup sonra birleştirip anlamaya çalışmak yerine, kelimelerin manalarını metaforik edebi kavrayışla, cümlenin bütününde algılamaktır. Bu tutum, kelimelerin katkılarının ancak cümlenin tamamında doğru bağlamda ve eksiksiz mana kazanabileceğine gösterilen titizliktir. Aynı prensipten giderek Kur’an’da sure ve ayetlerin sundukları mana katkılarının birlikte Kur’an’ın tamamında taktiri, doğru netice verecek yaklaşımdır. Tamamın manası Olu, doğru bağlamda ve hakikatinin eksiksiz saf haliyle anlanarak “içten” duyulanmalıdır.
Soyut olunum ve Oluluk, sadece (olusal/ontolojik bakımdan) gayri nesnel (batıni) yönde, evrensel müşterekliği sağladığından, ruhanî bağlamda kullanacağımız tasvir ve tanımlamalar Şekil 1’in sol (göresiz) yarısına aittir. Diğer tarafta, oluşum (zahirî) somut olunumdur, yani şekle bürünerek varlanıştır. Nesnelliğiyle boyutlar içeren dünyevî, yani fizikî, zihnî ve vicdanî bağlamlara sahip mevcudiyetler Şekil 1’in sağ (göreli) yarısında konumlanmışlardır.[5]
Somut Olunum
Somut olunum, fiilen fizikî, zihnî ve vicdanî mevcudiyete geçişi, yani oluşum hadisatı neticesini, alışılagelmiş tabirle “varoluşu,” veya bu bağlamda, kitabımızda kullanmayı tercih ettiğimiz varlantı olayını temsil eder. Olunumun varlık şekli, olmuşluktur. Nesnel anlamda olan, fizikî mevcudiyet halinde, yani form kazanmış ve dolayısıyla “oluşmuş” şey, varlanılığını (varlanmış durumunu) Olu hakikatine borçludur. Tıpkı bir ağaç ve o ağaçtan şekillenmiş bir ahşap tabak misali: Oluluk (ahşaplık) niteliği olunumla dönüşerek somut (tabak) niteliği kazanmıştır. Oluşuma diğer yönden bakarak şunu da ifade edilebiliriz: olunumla dönüşerek somut olan (tabak), Oluluk niteliği (ahşaplığı) kazanmıştır. Oluşum, iç içeli iki (soyut ve somut) yönlü bir olunum hakikati içermektedir. Sergilenen şeyin içi dışı aynen, yegane Hakikattir. Allah Tektir.
Tercihimiz, dünya gerçeklerinin oluşumunu, somut olunum kavramı ile eş anlamda ifade etmektir. Somutluk, “bedenli Olu” veya “Olunun bedeni” manası taşır. Bir insan, fiziki mevcudiyetine bakarak “Oluşmuşum” veya “ben bir varlantıyım” dediğinde, Oluya ait soyutluğu ifade etmektedir. Diğer bir açıdan, varlığa dönüşüm, yani oluş Oluya aidiyettir.
Mekân ve zaman içinde şekillenen, şekle giren âlem (tümüyle varlıklar), Olunun boyutsal yansımasıdır. Bu demektir ki ölçülebilir, işaretlenebilir, tartılabilir, duyu organlarınca algılanabilir tezahür, her şeyin nesnelliği ve Oluluk kaynaklı oluşumdur; algılanabilir her olgu ‑sen, ben, hepimiz gibi‑ somutluğa göreli mevcudiyettir. Her olgunun nedeni Olu olduğundan berisindeki soyutluk da Oluluktur.
Soyut Olunum
Soyut olunum, “olmak” filinin ruhanî bağlamına, yani olusal saflığına (Ruha) atfettiğimiz kavramdır. Alman filozof Emanuel Kant, algılanabilir dünyamız fenomenleri berisindeki alemi tanımlamak amacıyla nous (akıl) kelime kökünden türettiği noumenon[6] terimini ön atmıştır. Ancak ruhanî‑spiritüel Hakikatin, bizce akılsalın da berisinde arınık (yani münezzeh) bir konuma sahip olması hasebiyle, göreli nitelikli nous türeviyle bağdaştırılması bağlamsal yönden uyumlu düşmemektedir, çünkü noumenon, göreli‑göresiz karışıklığına neden olacak bir terimdir. Dolayısıyla soyutluk bağlamında “noumenon” terimi yersiz ve yetersiz kalmaktadır.[7] Bu duruma bir çözüm 1923 senesinde Rudolf Otto tarafından gelmiştir. O, sadece kutsallığı kapsaması adına numinon terimini önermiştir.[8] “İlahen teyit” manası taşıyan Latince numen kelimesinden türetilmiş bu terimin sadece ruhanî bağlamda kullanılması amaçlanmıştı. Bizce, numinon kelimesi ontolojik bir eğilimle, monoteist ilahiyat konusuna özel “tek bağlamı” adlandırmakta ve o bağlama has ulvi manalar yüklemektedir. Biz de, burada doğru tercih takvasıyla, soyut olunum terimini numinous teriminin kavramsal dengi olarak uygun görüyoruz. Sadece ruhanî âleme özgü göresizliği, akıl ve ürünlerinden münezzehliği ve olusal saf mevcudiyeti tanımlaması bakımından soyut olunum, beden, akıl ve vicdan berisi durumlar için anlamlıdır.
Varlanan şeylerin, yani göreli niteliğe aidiyeti sağlanmış, algılanabilir mevcudiyetlerin oluşmaları öncesinde hakim “saf mevcudiyet,” soyut olunumla eş anlamdadır. Sade bir izlenimle şu söylenebilir: soyutluk, saflığı gereği görelikten arınıklıktır. Her türden boyutsal gerçeklerle ilişkiden yoksun ve dolayısıyla öncel, yani en “evvel” verinin özü (ilksel hakikat) olusalsoyutluktur.
Diğer yönden, nesnenin tezahürü berisinde ‑varlığı öncesi‑ soyut olunum niteliği Oluluktur; varlığı oldurma potansiyeline sahip Nefestir. Bu tür potansiyel, özellikle göresizdir, çünkü soyutluk (Kur’an tabiriyle: “her şeyden münezzehlik”) her şeyi olduran Hakikate (Allah’a) ait özelliktir. Diğer bir deyişle, oluşumla, yani somut olunumla iç içeliği yanında, soyut olunum tüm göreliklerden çıplak (soyunuk) nüvedir. Özetle, her türden aidiyet ayrıntılarının yaratacağı görelikler yanında, dünyevî kimlikten arınık temel saf mevcudiyete “soyut olunum” demekteyiz.
Oluluk ve Olunum
Özünde: Hakikat görelikten arınıktır; Kendiliği Allah’tır; her an Tekliğiyle zaman ve mekândan münezzeh nitelikte olan Hakikat Oluluktur. Oluluk her oluşumun hem (evvelinde) iliksiz hem de (akabinde) ilikli nedenidir. Dolayısıyla oluşan şey/obje, yaratılmış olmaklığın iki yüzünü aynı anda dünyada tezahür ettirecektir ve ettirmektedir (sonra bkz. “Müştereken İçlenme” Bölümü, s. 81).
Soyut olunumun iliksiz esası (münezzehliği),daima göreli bir şeye ilikli madde aracılığıyla veya akıl ve mantık vasıtasıyla bilimlenemez. Dolayısıyla sembollerle (yazı ve konuşmayla) anlaşılamaz olduğu taktir edilmelidir.[9] Bir kul, ruhanî aleme aidiyetini kendi varlığıyla dile getirmeye çabalarken neler söyleyebilir? Kendisiyle iç içe olan ve her an mevcut soyutluğunu (Ruhu) zikrederken “Ben Oluluyum” veya “Ben Olu saflığına (soyutluğumla) sahibim” gibi ifadelerde bulunabilmelidir. Aynı kulun, “Olulandırılmışım” veya “Olu verisinin mevcuduyum” veya “Beni Olduranın Oluluk niteliğine sahibim” veya “Olulukla kutsanmışım” diyebilir bir bilince varması ümidimizdir.
Fizikî, zihnî ve vicdanî aidiyetlerin ilikliliklerinden, yani tüm göreliklerinden bağımsız ve ontolojik bağlamda varlığın göreliğinden sıyrılmış soyut bilinçle[10] erişilecek[11] hali(miz) saf mevcudiyettir. Her zaman ve mekan için bu halimizin, soyutluğundan ötürü kişiliğe ihtiyacı yoktur. İnsanın kendi varlığını bir anlık dahi olsa, yalnızca soyut olunum tarafıyla görüp tanıması, oluşumun Hayy nezdinde İlahî Oluluk bilincine erişmesiyle eş anlamdadır.
“Nur üzerine nurdur. Allah dilediğini nuruna hidayet eder (ulaştırır). Ve Allah, insanlara örnekler verir. Ve Allah her şeyi en iyi bilendir.” [12]
Soyut olunum halimizin, diğer bir deyişle İlahî Aidiyetimizin deneyimlenmesini (anlanışını) Hayy’ın göresizliğinin (“Nurun”) anda keşfi olarak tanımlayacağız. İşte, insanlık davamız esasta budur; karşımıza çıkacak “örnekleri” kutsallıklarıyla okuyarak Hakikati, saflığıyla (herkes adına bilerek) ilk elden yaşayabilmemizdir. Olusal bağlamda Hakikatin, ikilemsiz soyutluğuyla duyulanması[13] (“hidayet edilmesi”[14]) “dilendiğinde” sadece İlahî Lütuf ile mümkün olacağından, bu hidayete layık görülebilmek için ne yapmalıyız veya yapmamalıyız?
İlahî Olunun her yarattığına üflediği Nefes: göresiz ve dolayısıyla aynı anda saf Oluluktur. Her birimizden de “içeri” Olulukla İlahî Kendilik‑Hû’yu ruhanen “görmemiz”[15] kendimizden içeri Ben’in kendimizce keşfine yol verecektir (bkz. s. 179). Anadolu’nun kȃmil insanı Hz. Yunus Emre’nin, “Bir Ben vardır bende benden içeri” sözündeki (büyük harfli) “Ben’in,” hakikatin “Kendisi,” yani Hû olduğu da gözden kaçmamalıdır. Bu gerçeği, bir alternatif olarak
“Tek mevcut Kendidir, kendimden beri (önce)“
şeklinde de seslendirebiliriz. M.S. 205-270 senelerinde yaşamış üstat Plotinos’un görüşüne nazarla, yaratılan bir şeyin varlığının, tek olan “İyinin” tezahürü ve yansıması[16]olduğudur. Her yaratılan insan, şekle bürünerek bedeniyle varlığının öz hakikatine şahadetle, göreceği yansıma ‑İlahi İyiliğin Ruhu‑ Oluluktur. Burada konuyu, bir ressam‑tablo örneğiyle aydınlatabiliriz; tabloya sürülmüş değişik boya renklerinin bileşiminin nesnelliğinde gördüğümüz bütün, tabloyu yaratan ressamın iç dünyasını temsilen onun kısmen ruhsal aleminin yansımasıdır. Buna paralellikle, olunum yoluyla varlananı olduranın Zat’en Hayy olması icabı, hayata yansıyan Zat’ının Oluluğu temel realitedir. Hayy’at, Oluluğunvarlıkla iç içeliğidir (daha sonra bkz. s. 85). Burada dikkat çekerek belirtmeliyiz ki; “Olulukla gelen bir varlıkla iç içelik” gibi bir ifade kullanamazdık, çünkü gelmek‑gitmek türünden hareketin anımsatacağı oradan ve buradan türünden mesafe yaratılarak ikilemli bir anlayışa sebep olunması istenmemektedir. Varlık teşkilinin ayrı ve dış bir yerden “gelmek” gibi ikilem olasılığı vardır diyorsak, o zaman ressam ruhunun yaratıcılığını tabloya sonradan ek ve varlığını tablodan ayrı görmeye yelteniyoruz demektir. Ancak bu yaklaşım temeldeki realiteyi temsil etmeyecektir. İzleyen gözün arkasındaki niyet/bilinç birlik olduğunda, tablo “dışarıdan” yaratılmıştır (“gelmiştir”) denemeyecektir, çünkü renk ve şekillerin yansıttığı hakikat ressamın kendisidir; tablo, tümünde ressam ruhuyla iç içedir. Diğer bir deyişle, müştereken içlenmiş tablo‑ressam yekpareliği, bahsetmemiz gereken esas konudur.
İkilemli bakış tekliği bozmakta maharetlidir; inkar edemediği doğası icabı, görüş alanını tevhit bağlamı dışında bıraktıracak ve bunu Kendilik hakikatine (vahdet‑i vücut esasına) aykırılıkla (ontolojik hassasiyeti unutarak) yapacaktır. Bu olumsuz duruma dayanarak, her tür varlantının başka ve ayrı bir hakikatten tezahür ettiği,[17] diğer bir ifadeyle dünyaya “geldiği,” mono‑teozofik anlayışımız açısından bizce makul karşılanmayacaktır. Olduran hakikat Tek ise ve oldurulanla Kendiliği ayrı değilse, Olduran‑oldurulan müştereken içlenmiştir diyebilmeliyiz. Kendini olduranın iç içelikle yarattığı yekparelik, tevhidî bilinç (şuur) yapısının evrensel anlamda tanımıdır. Kendisi dediğimiz “Tek Olu” ile iç içeliğini deneyimle teşhis edenin, KendiBiz’liğinin bilincine varmış olması demektir.

[1] Kur’an 57(112): 3, al-Batın
[2] Kur’an 24(102): 35.
[3] Hulûl:
[4] eksoterik, aşikar olmuş, dışrak
[5] Bu konuya açıklık getirmesi adına EK 2’de (bkz. s. 217) bir örnek sunulmuştur.
[6] “Ding an sich,” İngilizcesi “thing‑in‑itself”
[7] (Güralp, 2016) The Unrelative Truth, s. 38.
[8] (Otto, 1958), s. 6.
[9] İliksiz esasın ancak iliksiz deneyimiyle anlanabileceğini daha sonra inceleyeceğiz.
[10] Bilinç: gerçeği görmüş olmakla erişilmiş farkındalık.
[11] Anlanma, bkz. s. 169.
[12] Kur’an 24(102): 35.
[13] Duyulamak fiilini deneyim üzerinden edinmek, algılamak, şuurunda olmak şeklinde kullanıyoruz.
[14] Kur’an 6(41): 21
[15] Görmek değişik bağlamlarda kullanılan bir fiildir (bkz. s. 180); her türlü duyarlılığın edinimi görmeye yol açacak veridir. Sadece gözle değildir.
[16] (Plotinus, 1991), s. 242; Ennead’ler: III.8.8; emanation.
[17] Politeist bir noktaya varacak bir anlayıştır.