3. KENDİLİK – HÜVE HÜVE
“O’ndan başka İlah yoktur [lâ ilâhe illâ hû (hûve)]. O’nun Zat’ı [vechehû[1]] hariç her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur. Ve O’na döndürüleceksiniz.”[2]
İslam Ansiklopedisi’ne göre, Sufi camiasında zikrin en faziletlisi, Allah’ın bir şey isteme anlamı taşımayan ifadeyle anılmasıdır. Talep manası taşımayan ve Allah’ın zatî ismi olan Hû, bundan dolayı en faziletli zikir telakki edilmiştir.[3] Allah’a hitaben, alışılagelinmiş ve Türkçede “ötedebir mesafede” mana taşıyan “O” kelimesi yerine, Allah’ın Zat’ını adlayan “Hû” (tek başına “hüve” olarak okunan ve kendiliği ifade eden) isminin kullanılması tercihinden yana olduğumuzu şimdiden vurgulamalıyız.
Tercüme örneği olarak, aşağıdaki ayetin Arapça yazılışında “huve” kelimeleri bulunmasına rağmen mealinde, ne hikmet ise, Allah’a hitaben “O” zamiri kullanılmıştır.
“Görme hassaları onu idrak edemez. Ve O, görme hassalarını idrak eder. Ve O, latiftir, her şeyden haberdardır.”[4]
(Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâr [ebsâra] ve huvel lâtîful habîr [habîru]).[5]
“Kendilik” kavramını mecazi ve refleksif bir ifadeyle (yani öze döngülü bir yaklaşımla) kendini boyayan tuvalin[6] hakikati olarak gözlemleyebiliriz. Şekil 1 bağlamında, tüm tablolara ait aynı ve müşterek “tuval” Oludur. Böyle bir müştereklikle boyanan tabloların yekpare niteliğine “Oluluk” adını vermiş bulunuyoruz. Yaratan Hakikat, “kendini boyayan tuval” misali, aynı anda boyanan ama farklı olgu tablolarının her birinin sanatkarıdır. Her şeyi mecazi anlamda çizip renklendiren tek “sahip ressama” yapacağımız atıf, Allah ismi ile ilahiliğini belirtmek olacaktır.
Olunumun kendisi, olgularla yaratan Hû olduğundandır ki olusal bağlamda aynı tuval üzerindeki her bir tablonun mahiyeti, nerede belirirse her yön ve mealde kaynakça Kendiliğidir. “Kendiliği” olduğundandır ki sadelikle teklik adına, Oluluğu itibarıyla sonsuz tuval, İlahî Pınar başıdır. Nimetlerle âleme akan Hüve, Oludur. Kendiliği olunum yoluyla “yaratır,” yani varlatır. Oluluk, varlanan şeyin uyum sağlama niyetli niteliğiyle Hayy’ın surete dönüşmüş soyut halidir.[7]
Hayy ve Hayat
İlahî Tekliğin boyutsal muhteviyatı hayat, mekân ve zamanda Hayy’ın somut olunumlu mevcudiyetidir. Organizmanın yaratılmış olması, (silsileyle) olunumun somutlaşması, diğer ismiyle varlanmasıdır. Yani hayat, İlahî Olunun Kendiliğince olulama hareketidir, yani oluşumun “akışı” olunumun somut yüzüdür (Şekil 1’in sağ yarısı). Her akış boyutsal göreliğiyle (yani zaman ve mekâna bağlı ilişkilerle) anlık sürede ilerleyiş veya gerileyiş halindedir. Bu hareketten ötürü hayat, göreli olunum yönüyle farkındalıklar yaratmaktan kendini alı koyamaz. Görelik, doğası icabı, değişim âlemindeki kısıtlı sürekliliğin, yani zamanla ve dolayısıyla değişimin nedenidir. Değişim içinde olmayan (tek) münezzeh Hakikat ayniyetle ancak her şeye ait ve göresiz nitelikte Oluluk olabilir.
İnsanı olduran tek Olu, olunumun sahibi Rabdir. Rabbimiz Kendiliğin sahibi Kendidir; dolayısıyla, göreli gören gözle bakarak anlaşılamaz gerçek, başka bir sahibe (ortağa) ihtiyacın söz konusu olamayacağıdır. Tekrarla telaffuz edersek: Her şeye ait göresizlik (yani münezzehlik) niteliğiyle Hakikat, Kendiliğinde tek Olu Allah’tır.
Kendilik
Kendilik; tek vücut olarak, nesnel anlamda bir toplama işleminden[8] öte, yani parçaları bir araya getirmekten ziyade, tekil denecek bütüne‑aidiyeti vurgular. Bu tekilliğe analog olarak insan vücudunu örnek verebiliriz. Ayaklar, kollar, omuzlar, kafa ve diğer parçalar teker teker vücudu oluşturur derken, hepsi bir arada anatomik birlenikliktir. Vücut, aynı zamanda sıhhatli haliyle tüm organlarının harikulade uyumlu işlevsel bütünlüğünde yekparedir, yani doğal bir “kendiliğe” sahiptir.
Kavramsal olarak baktığımızda: bütünlük sergileyen olgu, teklik niteliğiyle sadece kendi kendiliğidir; eşsizdir. Toplumda kişi, diğer insani kendilikler etrafında, istatistiksel rakamların ruhsuzluğunda boğulmaya, maddiyatçı bakışların gözleri içinde, onu “kendiliği” yapan hüviyetini umursamamaya, ve hatta baskıyla unutmaya zorlanabilir. Ancak bütün insanlar, Hayy’ın bahşettiği kıymetli hayatlarında tecrübeleriyle olgunlaşmış canların ilahiyat bağlamında “Hu” ile, yani ilahen eşsiz Kendi olan Hakikat ile müşterek hüviyetlerini[9] hatırlamalı ve hatırlatmalıdırlar.
Covid-19 salgını sürecinde 2020 senesinde virüse kapılanlar, hastanelere yatırılanlar, respiratöre bağlananlar, iyileşip evlerine dönenler yanında, aileleriyle vedalaşamadan son nefesini yalnızlıkla komada verenlerin sayısı yüzdelerle ifade edilerek canların kendilikleri bir anlamda silinmeye terk edildiler. “Sürü bağışıklığı” kavramını öne atan, insanlık bilgeliğinden bihaber, lafzen “yetkili” ama haysiyetten yoksun makamlar, hastaların hüviyetlerini kolaylıkla bir kenara öteleyip, yaşlı tekillerin sürü namına “ölmeleri beklenmelidir” diyebilmişlerdir. İtilen bu kalabalığın içinde, izafî yönüyle nesnelliğe büründürülen canlar, yine de “bir” münferit varlık olarak kutsal kimlik şuurundan vazgeçmediler. “ben kendimim, ben de varım!” diyerek ilahen kıymetlerinin unutulmamasını empati adına hatırlattılar. Virüsten gizlenirken, mecburen, konutlarında kapılar ardında bile yalnız olmadıklarını bilenler, olusal haysiyetle birbirlerine yardımla dimdik ayakta kalabildiler.
Hayy
Dünyada her durumda, olduğuyla münafık gören Hakikat, Hayy ismiyle ruhanî bağlamda, İlahi Zat’tır. Yani Hayy, âlemlere ve insanlara Oluluğuyla (dirilikleri adına) Kendiliğini bağışlamıştır. Bu bağış, aynı zamanda olunumla ve varlıklarının idamesi niyetiyle sevgisinin ve şefkatinin ifadesidir.
Hz. İbn-i Sina, Hayy’ın tanımını “dıştan bir etkileyici olmaksızın zatını kendi mahiyetiyle[10] bilen” şeklinde yapmıştır.[11] Ayrıca İslam Ansiklopedisinde, “İbn-i Sina, Hayy isminin Allah’ın âlim ve fail oluşuyla açıklanabileceğini kabul etmekle beraber, tevhit ilkesine ve ilim sıfatına ağırlık veren sıfat anlayışının gereği, Hayy, ‘var olan zatın kendisinden gizli kalmaması, bir anlamda varlığının şuuruna[12] sahip bulunması’ manasına gelir” denilmektedir.
Her hal ve şartta İlahi Oluyu (her şeye şamil “alim ve fail” Hakikati) her şeyden haberdar, “kendi mahiyetiyle” bilirliğini Kendilik nosyonu ile tanımlamalıyız. Tek Zat olanın olunumu[13] Kendiliğidir diyebilmeliyiz çünkü tevhidî anlayışın ifade ettiği gerçeklik, Kendiliğin olunumu Kendincedir. İlahi Zat‑Allah için en ufak bir gizlilik söz konusu olamayacağından, her şeyin bilgisinde alim olan Allah’ın Kendi adına insana bağışladığı şuurla “Kendiliği öğrenme” ve “kendini bilme” becerisini verdiğini anlamalıyız. Bunun öyleliğine Hz. Yunus Emre’nin “Bir Ben Vardır Bende” şiirinde şahit oluyoruz. Ayrıca yukarıda Hz. İbn‑i Sina’nın mevzu ettiği ve sahip olunacak “şuurun” yaratılanların diriliği ile ilgili olduğunu da kavrıyoruz. İlahi Kendiliğin bir “dışa” bağlılığı olamayacağından, şuuru da dışsız ve içseldir (içkindir). Şuurun amacı sorgulanıyorsa, bunun ancak “içten” bilinebileceği için içsel cevap, yine dışı olmayan Kendiliğidir. Tevhidî şuurun doğduğu ahval, ancak Kendiliğin Kendiyle iç içeliğindedir, yani her şeyi bilirliğin nedeni bütüne hakim Hu’dur. “Kendi mahiyetiyle bilenin” bilgisi[14] sadece Kendiliğe ait olacağından, yarattığının da “dıştan bir etkileyici karışım olmaksızın” Kendiliği olacaktır ki bu tümellik “Biz” olarak da tanımlanmıştır ve bu ahvalde bilinmesi de ontolojik bağlamda tamlık adına anlamlıdır.
Kendi ve Biz
Evrimin evvelinde, esnasında ve daha sonrasında başka (ortağı) olamaz hakikat Kendiliğidir; bu hakikat Kur’an’da her şeye şamil tek Olu “Biz” olarak isimlendirilmiştir. Çoğul özellikte parçalı “biz” kavramının farklılığını düşünerek Kendiliğin Bizliğine “KendiBiz” ismini verebiliriz. Şu dikkatle (takva eşliğinde) belirtilmelidir ki “bizden” veya “bizim ile” ifadeleri, Kur’an’î Biz kavramı için uygunsuz kaçacaktır. Bu uymazlığın nedeni, Biz bağlamının tekliğinden ötürü göresizlik hakikati yanında “den” ve “ile” eklerinin ikilem imasıyla görelik yaratarak kafa karışıklığına yol açacağı bilinmelidir. Her türlü “eklem,” iki veya çoğu ayrı cismi konu edeceğinden tevhit bağlamında bölüştürücü, başkalaştırıcı karakterde bir işlevdir.
İlahiyatın dileği bizce, Hakikatin ezelî bütünlük halini Olu bilinciyle yaşamamızdır. “Kendilik” konusunun bağlamsal esasının göresizliğe dayandığını kavrayamamak bizi ne yazık ki dinen (inanç bağlamında) yanlış yollara sürüklemekte, tevhidî görüşten uzaklaştırarak bireysel, kurumsal, mezhepsel ve diğer görüş ayrılıklarına ve manadan yoksun gereksiz çatışmalara neden olmaktadır. Bağlam karışıklığından kaynaklı yanlışları düzeltmek bu konuda düşünenlere düşen bir kulluk görevi olduğu kanısındayız; tevhidî Hakikate sadakatle ve takva eşliğinde olusal doğruluk adına uğraşı verilmesine ihtimam gösterilmesi olmazsa olmaz önemdedir.
Kendiliğin Kendinden Kaynaklığı
Kendilik kavramı konusunda yaşadığımız kafa karışıklığı, farklı şekillerde temel batıni soruna “bilimsel” bir çözüm bulunana dek karşımıza çıkmaya devam edecektir. Kendilik kavramını “kaynak” görüşüyle burada açıklamanın faydalı olacağı kanısındayız. Kendilik teklikle, noksansızlık içindedir; bu da Olu’nun ilahen tek kaynak vasfının delili ve işaretidir. Âlemlerin Sahibi oluşundan anlaşılır bütünlüğün ifadesi, Kendi “mahiyeti” Kendiliğini olacaktır.
“O Allah’tır, Tektir!”[15]
Tekliğinden ötürü öncesi/başlangıcı olmayan, dolayısıyla öncelliği konuşulamaz ama, şu anda varlanıyor olana, geçmişte varlanmışa ve gelecekte de varlanacak olana “neden” Hayy‑Olu adındaki Hakikat, her oluşumu gerçekleştiren Oluluk vasfıyla ontolojik kaynak konumundadır. Oluluğun ilkselliği, varlık bahşeden Hakikatin oldurma gücünden kaynaklığıdır. Tekliğinden ötürü Kendiliğin kaynağı yine Kendilik olduğu ve dolayısıyla, dışı olmayanın “içinden” izlendiğinde “dış” kaynaksız olacağı anlaşılmalıdır. Kaynağının ayrı ve dışta olabileceği düşüncesi teklik (tevhit) ilkesini ihlal edeceği ve Kendiliğin bütünlüğüne aykırı düşeceği kesindir.
Zaman ile mekân ortamlarının hiçbirinde işaretleyemediğimiz, başı olmayan başlangıcın “kaynak” hakikatini söz ve yazıyla anlatabilir miyiz? Göresizlik bağlamı dışında bu çok çetin bir konudur. Çözümün çıkmazlığını şöyle açabiliriz: Harfleri bulunmayan bir kelimeyi yazmaya kalkışırsak, kâğıda ne dökebiliriz ki? Nasıl bir şuurla, geçmişi ve geleceği olmayan anın akışını, kaynağıyla teklikte imleyebiliriz? Boyutsuz saflığıyla zamanı, yani değişmez anı, dünyamızda bir anlamı olması için nasıl algılayabiliriz? Eşi olamaz (tekil) göresizliğiyle Kendiliği, doğallığında özgünlüğü sezilemez Oluluğu göreli akılla nasıl kavrayıp tanıyabiliriz? Göremediğimiz resmin renklerinden nasıl bahsedebiliriz ki?
Yaradılışın özünde yerleşik Kendilik niteliğine sahip Hakikati ilahilik olarak tefsir edebileceğimizden ve bunu böyle kabul ettiğimizdendir ki “Kendiliğin Kendinden kaynaklığı” en önce konuşulmalıdır. İnsanların oluşum kaynağı Hayy’ın “Kendiliğini oldurabilme”[16] özelliği “KendiBiz” kavramının gizemli önemine işaret etmektedir. Kendilik hususunda vurgulamamız gereken nokta: İlahiyat açısından bizlerin hayat olarak kaynağının bizlerle içlendiğinive bu gerçeği zamandan bağımsız göresiz anda ancak Kendiliğin gözüyle görüp bilebileceğimizi taktir etmeliyiz.
Kişiden kişiye özellikleri fark gösteren kimliğin göreli kendiliği yanı sıra, değişmesinden ve farklaşmasından söz edilemez göresiz mevcudiyet İlahi Kendiliktir. Ruhanî göresizlik ışığında, Hakikatin ilk elden deneyimine ancak Kendiliğin yol açılabileceğinden, insanın (benliği yerine) bireysel kendiliğinin önemi taktir edilmelidir. Bu yolun olumluluğunu şöyle açıklayabiliriz: Dışa bakmadan, kendinizi (b)öyleliğinizle içten görerek ve dışarıyla karşılaştırmalara ihtiyaç veya gerek duymadan (yani dışa göresiz) bir tefekkürle başkalığı olmayan Tek ulvî Hakikatin Kendiliğini (saf) “iç” mevcudiyetiniz olarak kendiliğinizde gözlemleyebilirsiniz.
Diğer bir açıdan, kendinizi size göreli “dıştan” sıyrılmış bir halde görmekle (dışa) göreliği silmiş olmakla, yalnızca size has, sadece içten izlendiğinde göresiz, yani tekil kendiliğinizi yekpare görebilirsiniz. Bu demektir ki başkalığın silinişinin geride bırakacağı şuurla bileceğiniz hakikatiniz soyuttur; bu da saf mevcudiyetinizdir. Daha sonra “ölmeden önce ölmek” (bkz. s. 187) bölümünde incelenecek bu konu, beşerî “benden” arınık mevcudiyeti, diğer bir deyişle Hz. Yunus Emre’nin sözünü ettiği benlikten içeri “Ben” Nefesinin, kendiliğinizin deneyimiyle öğrenilip bilinmesidir. O bölümde açıklanacağı üzere, bütün göreliklerden yoksun ve tek bağlamsız bilinç haliniz, yalnızca teslimiyetle gelecek “özgürlüğün” sağlayabileceği bir saflıktır. Diğer bir yönden, bu “en üst makamınıza” ermiş halinizi “ruhanî bağlamlı gizemden” kurtuluş olarak da tanımlayabilirsiniz (bkz. s. 180).
Kendilik ile Benlik Arasındaki Fark Nedir?
Kendiliği göresiz haliyle bilmek ve sonra, göreli kendimizi özden bir ilkesellikle, ontolojik bağlamda “tek” olan İlahî Aidiyetimizi taktirle değerli konumumuzu bilmek; bu emel kutsallığın keşfine aittir. İlahi “Teklik” derinliğinde KendiBizi idrak edebilmemiz Oluluğumuzun şuuruna varmışlığımızı delilleyecektir. Böyle bir şuura erişmek için, göresiz (saf) mevcudiyetimizi deneyimle duyulamamız, evrensel bir “olunum iradesiyle”varlığımızın sonsuzluk perspektifini edinmemiz gerekmektedir. Hz. Yunus Emre’nin, “Bir Ben vardır bende, benden içeri” sözünü
“Tek mevcut Kendidir kendimde, kendimden içeri”
tarzında yazdığımızda, “kendilik” kavramı ile “benlik” kavramı arasında bireysel bağlamda bir fark olmadığını zannedebiliriz. Ancak ben, sen, o kavramlarının ayrıştırıcılığına karşın, kendilik kavramı birleştirici, bütünleyici tekillik doğallığına sahiptir. “Kendi” kelimesi her kişiye değer veren özellikler bütününe değinirken, bağımsızlığı vurgulayan, başkalığı önemsizleştirip geri çeviren (refüze eden) bir hat çizer. “Kendi kendine” terimi böyle bir içsel yeterliliği ve giderek benzersiz özgürlüğü ifade eder.
İnsanın öbür varlıklardan başka ve ayrı olduğunu vurgulayan ikilemli bilincin tanımı, “benlik” kavramı kelimesi üzerinden yapılabilir. “Ben,” “sen,” “o” zamirleri bir kişiye mahsus aidiyetleri, dışarı hassasiyetle ayrıştırarak çerçevelemesi yanında “kendilik” kavramı, benliği de dahil ederek “kimliği” farklı bir konuma yerleştirir. Ben, sen, o “her birimiz ayrı ve farklıyız” manası taşır. Kendilik ise, birbirimizden bağımsız ve birbirimizle karşılaştırmasız, sadece bireye (bir kişiye) has eşsiz hüviyette olunduğuna vurgu yapar.
Olu
Kişiliğe has görelikler berisinde insanın ve her yaratığın tek ve aynı öz “iç” niteliğe sahipliği ontolojik bir hakikattir. Bu nitelik, Olunun Oluluğudur. Oluluk vasfının “ruhanî bağlamda bilinmesi” (anlanışı; bkz. s. 179) arifesinde, insanın özgün bir şuura erişerek yalınlığı bilinçlemesiyle beşeriliği berisindeki keşfedeceği kendilik, kendinden içeri Kendiliğidir, İlahî Zat’ın her şeyden münezzehlik hakikatidir.
Her birimizi kişisel bazda hayata eriştiren “Olu,” şekilsiz ve boyutsuz, yani vasıftan yoksun, temel mevcudiyetin adıdır. Bundan ötürü, batıni bağlamda Kendiliğin doğru ifade edilmesi adına, esas ilgimiz Oluluk üzerinedir. İnsanın kendini aslıyla bilmesi açısından Al‑İlah’ın Oluluk niteliğinin derinliğiyle tefekkürüne ve kavranılmasına ihtiyaç vardır. Yaratılanın İlahî Aidiyeti (bir sonraki bölümde inceleyeceğiz, bkz. s. 53) Oluya olduğunun bilinmesi de aynı süreçte erişilmesi arzulanan ruhanî son etaptır.
Kendilik konusu bağlamında, bir şeyin bilincinde olmamak, yani bihaberlik, o şeyin yokluğu anlamına gelmez. Söz gelimi, toprak altında mevcut, fakat görünmeyen tohumun varlığından bihaber olmamız yeryüzünde bir ağacın geleceğini yok saydırmaz; saydıramaz (bkz. Ek2: Ontolojik Silsile, s. 234). Aynı şekilde bulutların arkasında gizli dağın zirvesini göremiyor olmamız orada bir dağ olmadığı anlamına gelmez. Bu manada zihnî perdeler de, gizemli ruhanî mevcudiyetimizin Hû olduğunu yok saydıramaz; görelikler gizlese de Hakikatin ilahiliğini inkâr ettiremez.
Metafiziğin teozofi dalında omurgası saydığımız ontolojinin (olunum biliminin) bizce önermesi gereken ilke, her şeyin başı ve berisinde ki Oluluktur. Kendilik ve göresizlik kavramları vurgulanırken ilahiyat bağlamında Oluluk öncül bir konuma sahiptir. Bizim bu yaklaşımımıza nispetle, söz konusu kavramlara dikkat etmeyen felsefi görüşler sathi ve kısır kalacaklardır. Bu demektir ki (en) büyük resmin sadece yarısına hakimdirler; yer altı tohumdan, bulut arkası zirveden habersizdirler. Burada üzerinde durulmaya çalışılan olusal konu, sadece varlanmışlık ve aksi, yoklanmışlık ile kısıtlı bir çerçeve içine sığdırılamaz, çünkü ruhani bağlamda Hakikat sonsuz ve sınırsızdır. Oluşumların kalbinde değişmeyen, değişmeye de ihtiyacı olmayan, zaman ve mekân içinde her şeyin varlık kaynağı her türlü hareketin berisindeki Olu Hayy’dır. Her şeyin nedeni tekilke, Hayy’ınOluluğudur. Başlangıcı olmadığından konuşulamaz An, ezelî ve ebedî özelliğiyle varlığa (varlanmaya) neden olabildiği gibi, ölümle yokluğa (yoklanmaya) da yol açar. Bu tür nedenli çırpıntılarla, Olu okyanusu, ‑göresizliğinden ötürü‑ hiçbir farklılığa veya değişime uğramaz. Dolayısıyla (olunum bilimi bağlamında) bütün nesnel mevcudiyetin ilksel, aslen başlangıç ve sonuç hakikati Oluya, Zatı mahiyetiyle Kendiliğe “Allah” ismi verilmiştir.[17]
“O halde kim mümin olarak salihat[18] (nefis tezkiyesi[19]) yaparsa, bundan sonra onun gayretleri (kazandığı dereceler) örtülmez (eksilmez, yok olmaz). Ve muhakkak ki Biz, onu yazanlarız.”[20]
Varlananın ölümüyle başlayan yokluğuna, yani zamansal “sona” varmasına “bitmek” dersek, tutarlı bir hakikat görüşü ifade etmiş olmayız. Çünkü her yaratık, yaşarken etkilere tepkiler vermek suretiyle boyutsal alemin (olumlu veya olumsuz yönde) değişimine neden olmuştur ve olmaktadır. Her türlü sonraki etki/kalıntı, geri dönüşsüz damgasıyla silinemez gerçekliktir. Çünkü yok sayılamayacak izleri “yazanların” Biz olduğu söylenerek kalıcı hakikat kazanmıştır.
Oluşum dizilerinin bıraktığı izler, geri dönüşü hiçbir şartla olmayan yolda ilerlendiğine işaret eder. Ontolojik bağlamda silinemezliğin anlaşılması ancak Hû adı verdiğimiz Kendiliğin ilk eldendeneyimiyle, yani Bizliğimizin anlanışıyla (bkz. s. 179) mümkündür. Bu olasılığın da, daima‑ilikli nesnenin aracılığından (ortaklığından) arınarak ve iliksiz soyut olunum esasının “göresizce” KendiBiz’liğimiz nezdinde deneyimiylegerçekleşeceğini söylemekteyiz. Bilimlenme böylece ilahiyat alanında, bu tür deneyimlere dayanacaktır ve dayanmaktadır.
Hayat bahşederek mevcut edip varlayan ebedî ve ezelî Olunun (dünyada ve ahirette) İlahî Aidiyet niteliğinin Oluluk olduğunu belirttik. İnsan için en üst ruhani mertebe olarak saptanmış kâmillik, İlahî Aidiyetimizin, yani Oluluğun bilincine varmış olmaktır. Bu durumda kutsallığımızın bilinci olarak nitelendirdiğimiz, kurtuluşa yönlenmiş yolun (İslam dini) sonunda sırat köprüsü ötesindeki ödül, İlahî Şuurla aydınlanmamızdır. Neticede ideal olan, kulluğumuzu “Biz” kavramı üzerinden anlayarak kutsallığımızın keşfi olayını İlahi Aidiyet adına gerçekleştirmektir. Dileğimiz, Kendiliğini kuluna göstermesi için İlahî Aidiyet bilincine erişmemize layık görülmemizdir.
Allah’ın Gözü, Kendini görebilmemizi her an “insan” yoluyla beklemektedir. Görenlerin şükrü gösteren Allah’adır. Yaşantımızla Rabbin Bizliğini hepimizin görebilmesi umuduyla…
[1] Vechehû: Zat’ı Hû.
[2] Kur’an 28 (49): 88.
[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/hu . Erişim tarihi 6-9-2020.
[4] Kur’an 6(55): 103.
[5] https://www.mihr.com/Kuran/Meal/6/enam/103.
[6] Tuval: kanvas; ressamın boya sürdüğü ortamdır.
[7] Darwin’in evrim kuramı bu noktadan sonra geçerlidir.
[8] Panteist ve panenteist
[9] Hüvviyet kelimesi Hüve (yani İlahî Kendi) kelimesinden gelmektedir.
[10] Mahiyet: İçyüzü, esası
[11] İslamAnsiklopedisi, er-Risâletü’l-ʿarşiyye, s. 27; Erişim tarihi 8-21-2020.
[12] İç içeliğin neticesi
[13] Alıştığımız kelimelerle düşünmek yerine yeni kelimelerle düşünmek zordur. Bu zaman isteyen bir aşamadır. Yeni kelime eğer hakikate daha yakınsa o kelime kabul görmelidir. Aksi takdirde eskilerle de devam edebilirsiniz.
[14]“Kendini bilen bilgi.”
[15] Kur’an 112(22): 1.
[16] Kendini boyayan tuval benzetmesi
[17] “Allah” kelimesi etimolojisi için bkz. s. 125.
[18] Salihat: Dine uygun iyi hareketler.
[19] Nefis tezkiyesi: Nefsi küfür, cehalet, kötü hisler, yanlış itikatlar ve fena ahlaktan temizlemek
[20] Kur’an 21(73): 94.