KB – B4

4. İLAHİ AİDİYET

“Sen okyanustaki bir damla değilsin, damladaki okyanus işte o sensin.”[1]

Hz. Celalettin Rumi’nin sözünle sezdiğimiz evrenselliğin bize hitabı, insanın (bir damla misali) Allah’tan (retorik Okyanus’tan) ayrı sanılmasının doğru olmayacağıdır. Doğru anlamanın dile getireceği, Hakikatin bölünemez birlikteliği ve İlahî Aidiyetin her olguyla müştereken içlendiği gerçeğidir.

Kozmik kapsamı duyulayamayan ve Olunun akla sığmaz azameti içinde kendini bir damla benzeri, küçük ve kısıtlı hisseden kişinin kısır kimlik ufkunu nasıl genişletebiliriz?  Her birey‑damlanın öz hakikatini Bizliğimizle Olu Okyanusu olarak görmesini nasıl sağlayabiliriz ki, halen en derinden özüne erişik olduğunu müjdeleyecek ruhanî öğreniye kavuşabilsin? Her birimizin edinebileceği, bazılarımızın din aracıyla peşinden koştuğu ruhani aşamanın sonuçta, Oluluğun mealine sadakatle Olu Okyanusu’nun derinliğine yönelik olgunlaşmayı sağlayacağı görüşündeyiz. Dünyevî yalnızlığıyla baş başa kaldığında, sanal iki boyutlu bir alanda sıkışmış yüzeysellik ötesine uzanamayan bilincin becerebileceği şeyler ancak görelik emsalleri olabilir. Pekiyi, bu kısır durumu nasıl göresiz Hakikat adına aşabiliriz?

İnsan Durumu

Yaşanırken anda karşılaşılan her olguevrensel olunum zemininde, Allah’ın oldurduğu varlantı olarak nitelendirilmelidir demiştik. Varlık bahşeden, dirilik kaynağı Hayy’ın bizleri müştereken içlemesinin (dahilciliğinin[2]) devamlılığında kişisel aidiyetlerimizin toplamı, mevcut olgular kapsamında çerçevelenebilir. Bu çerçeve, Şekil 2’de görüldüğü üzere “insan durumunu” dört mevcudiyet türü etrafında tanımlanmıştır; bunlar fizikî, zihnî, vicdanî ve ruhanî türlerdir. Şekilde, insanı temsil eden üçgeninin dört mevcudiyet alanları ile örtüştüğü görülmektedir.

Şekil 2. İnsan Durumu

Mevcudiyet Türleri

Dört tür mevcudiyetin her birinin özelliklerini kendimizde izleyip değerlendirdiğimizde varacağımız sonuç aynen: Bize nasip edilmiş ve ayrıca zaman içinde kendimizce edindiğimiz aidiyetler ile, baştan lütfedilerek sahiplenilen temel nimet Oluluk olacaktır. Bir şeyin mevcudiyetinden bahsedebilmemiz için o şeye ait olgunun gözlemlenebilir ve deneyim/tecrübe edilebilir özelliklere sahipliği yani bir yöntemle edinilebilir hakikate aidiyeti beklenir. Genel bir izlemle şunu diyebiliriz: Herhangi bir şey “Baştan Oluluğa, sonra diğer niteliklere sahip olmuş (bir) hakikattir.” Sahip olunan her şey Allah verisi olgudur; aidiyetler Allah bağışıdır.

Şimdi dört mevcudiyet türünü birer birer ele alalım (bkz. Şekil 3).

Şekil 3. Mevcudiyet Türleri

Fizikî mevcudiyetimiz, en ilkel olgu halimizle, mekân boşluğunu işgal ederek yer tutar. Boyutsal özelliklerimizi boyumuz, enimiz, kilomuz gibi bedensel hassasiyetteki ölçülebilirler tanımlar. Daha “içeriden” baktığımızda, DNA ile aktarılan özellikler, bize has fizikî geçmişimizi tanımlar; ırk(lar)ımıza, sülâlemize, kabilemize ve ailemize ait ve bizimle paylaşılmış bağlarımız fizikî mevcudiyetin nesnel ayrıntılarını oluşturur.

Zihnî mevcudiyetimiz ise, beynin işlevselliği aracılığıyla geliştirdiği olguları tanımlanır. Girdiğimiz sınıflardan ve bitirdiğimiz okullardan ve değişik fırsatlarla dışardan öğrendiklerimiz sayesinde zaman içinde aklımızla kendi kendimize ürettiğimiz fikirler, düşünceler, ideolojiler, ve kavramlar, dinî anlayışlar türünden psikolojik kurgulara dayalı (entelektüel) yeniliklere (inovasyonlara) yol açarlar. Sosyal ve meslekî alanlardaki seçeneklerimiz doğrultusunda belirlenmiş iş hayatı hizamız, evrilmelerle eylemlerimizin getirileri ve deneyimlerinden öğrendiklerimiz, zihinsel aidiyetlerimize yol açar.

Vicdanî mevcudiyetimiz, diğer yandan, zihinsel olguların bir uzantısı olarak, özellikle duyarlılık kaynağı “kalbin” hissî ve ahlaki yönleriyle, manevî hassasiyetleri ve incelikleri içerir. Vicdani sahipliğin değerler yapısınıideal olarak tanımlayacak olan, varlığımıza eklenen çoğulcu, paylaşımcı, birleştirici, sahiplenici, merhametli, empatisi eksiksiz fedakâr tutum ve davranışlar olacaktır. Vicdani mevcudiyetin yansımaları zihinsel aidiyetlerimizi yakından etki altında tutacaktır.  

Ruhanî mevcudiyetimiz neticede, kendi başına varlığımızın öz direği, diriliğimizdir. İlahiyat bağlamında tek niteliğimiz, Oluluğumuzdur. Oluluk, her bireyin Yaradan’a temelde (kökte) bağlamıvesaf saydığımız İlahî Aidiyetidir. Bu aidiyetin kökeni, soyut olunum bağışlayarak başlangıcımızın nedenidir. Evrensel perspektifle baktığımızda, varlığın üç göreli mevcudiyetine sahipliğin “kaynağı,”  olusal (ontolojik) bağlamda ruhanî mevcudiyettir.  Bu durum Şekil 1’de sergilenmiştir. Olunum silsilenin (bkz. Şekil 1) sol yarısında ruhanîmevcudiyet sağ yarının oluşuna kaynak olmaktadır.

Sıraladığımız dört mevcudiyeti içeren bir örnek olarak 2020 senesi Şubat ayında başlayan Covid‑19 salgını olayını gözden geçirirsek, insan durumunun mevcudiyetler tablosunu aşağıdaki anlatımla kısmen tanımlayabiliriz.

Fizikî mevcudiyeti açısından, mikroskoplarla virüsün boyutsal nitelikleri tespit edilmiş bir yapısı vardır. Virüsün insan vücuduna etkisi ve hangi şartlarda, hangi ilaçlarla tedavisinin yapılacağı laboratuvarlarda göz nuru döken uzmanlarca paylaşılan bildiriler, belgelerle yayınladıkları veriler dünya sağlık yetkililerinin zihinlerini işgal etmiştir. Virüsün sebep olduğu hastalığın tıbbî tanımı ve buna dair teorik (kuramsal) bilgiler akıllarda akademik zihinsel mevcudiyet yaratmıştır. Hastalığın öldürücü özelliği, beka konusunda endişe verici tasavvurlar ve komplo teorileri, eksik veriler eşliğinde halkın zihnine korku salmıştır. Covid‑19’dan ölenlerin ailelerinin yas ve acıları ile geride kalanların kederli dünyaları kalplerde yaralar açarak vicdanî mevcudiyet yaratmıştır. Virüsün oluşturduğu salgın doktorlar tarafından fedakarlıklarla hafifletilmeye ve giderilmeye çalışılırken, çabalarının ruhanî mevcuda dayandığını unutmamalıyız.  Virüsten tüm insanlığın korunması için acilen icadı beklenen aşılar üzerinde araştırma yapan uzmanlara yönlendirilen duyguların ruhanî boyutunu taktirle düşünmeliyiz. Doktorluk yeminine göz attığımızda, olusal insanlık pusulasının spiritüel yönü bariz bir şekilde açığa çıkmaktadır:

“Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”[3]

Doktor olmayan bir yazarın doktorlar adına burada yorum yapmasına müsaade edilirse o şunu söyleyebilir: hizmet hisleriyle doktorların çıkar gözetmeden, sadece insanın iyiliği ve sağlığı adına görevlerini yaparlarken vicdanî sorumlulukla kutsallığı da yaşattıklarına tanık olabilmeliyiz. Her türden yaratığın sağlığıyla (ve esenliğiyle) ilgilenenler Allah’ın koruyucu ve merhametli “ellerine” dönüştüklerini, dolayısıyla her fırsatta Hayy’ın iyilik ve güzellik muhafızları olduklarını tekrarla kutlamalıyız.

“…Her kim de bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur!”[4]

Dünyada ayırıma ve kayırıma yeltenmeden sadece hayat namına uğraşı veren kullara, İlahî Aidiyet uğruna hizmetlerinden ötürü şükürler olsun!

Dört Yönlü Denge

İnsanı dört tarafıyla sarmış mevcudiyet türlerinin göreli olanları (fizikî, zihnî ve vicdanî üçlüsü) birbiriyle değişik derecelerde örtüşerek zaman ve mekân ortamında her bireyin değişken özel durumunu tanımlar. Değişmez (göresiz) dördüncü ruhanî mevcudiyet zemininde, tevhidi nizam terazisinin dört yönde de “denge” bulmasının insan için sağlık ve mutluluk kaynağı olması beklenir. Görüşümüz şudur ki, İslam dini açısından, insan kimliğini oluşturan aidiyetlerin dört yönlü denge içinde, uyumlu ve sinerjik ilişkileriyle kişinin “kendini gerçekleştirmesi” (daha sonra bkz. s. 120) ve ona nasip olmuş potansiyeline erişmesi bir hayat idealidir. Bu ideal uğruna kendini gerçekleştirme çabası içinde olan her kişi mutlu bir hayat uğraşısı içindedir diyebiliriz. Bireye has aidiyetler bütününde dört yönde ahenk sağlanması, bireyin ihtiyaçlarının karşılandığın ve yaşantısının tatminkâr esintilerle mütevazi bir havada sürdürüldüğünün kanıtı olacaktır. Dengeyi bozacak her türden karışıklığa yer vermemek için göreli ve göresiz vasıflı aidiyetler arasındaki farka,fikren netlik getirmeliyiz. Bu iki aidiyet alanının tanımlamalarını ve anlamlarını kutsallığın keşfi projesi kapsamında incelemeliyiz.

Hepimize “aynen” bahşedilen ruhani mevcudiyetimiz Oluluk sayesinde sahip olduğumuz “İlahi Aidiyetimiz” bu bölümün içeriğidir. Bu ayniyeti en derinden kavrayabilmek amacıyla aidiyet kavramını bağlamsız, en geniş kapsamda Olu hakikati üzerinden tanımlayacağız.

Aidiyet Kavramı

Doğuştan anne babamızın ırk(lar)ının niteliklerine sahip olmamız, doğal olarak (kalıtımla) o ırk(lar)a aidiyetimizi belirler. Diğer yönden, belli bir ırka aidiyetimiz de o ırkın özelliklerine sahip olacağımız veya olduğumuz anlamına gelir. Dolayısıyla “ait olabilmek,” bizi tanımlayacak hakiki (sahici) ve gerekli mevcudiyetlere sahipliktir. Aidiyetlerimiz, ilişik olduğumuz ve etkisi altında bulunduğumuz olguların[5] mevcudiyetlerinden kaynaklıdır.

Her insanın ilk’el aidiyetini tasvir eden, kendine özel bir DNA dizisine sahip olduğu biyoloji bilimi tarafından saptanmıştır. İnsanlara, mevcudiyetlerinin tanımı olarak ve evrimce şekillenmişbenzeri bulunamaz ferdi profiller verilmiştir. Verilerin en önemlisi diriliğimiz için Olu “okyanusu” bireysel yaşantıya Oluluğunu en baştan bahşetmiştir. Oluluk, bir fidanın kök saldığı toprak misali, hayat kaynağı olarak hepimize ait kılınmıştır.

“Ve sizi topraktan yaratması O’nun ayetlerindendir.”[6]

Kimliğimiz

Sayfa 54’de sıraladığımız dört mevcudiyet türünden olgular ve aralarındaki ilişkiler, bize has bir karışımda ve bileşimle yoğrularak aidiyetlerimizi, ve onların toplamında kimliğimizi oluştururlar. Sadece bize has, müstakil kimliğimiz eşsizdir; kutsal anlamda ulvî bir kendilik değerine sahiptir. Kutsallığımızla müştereken içlenmiş göreli aidiyetlerimizin tümü, beşerî varlığımızın teşkilidir. İnsanlığımızı tanımlayan ve sınırlandıran hakikatlere, yani dünyadaki “insan durumumuz” açısından hangi şart ve bağlamlarda, gerçekten “nelere” sahip olduğumuzdan emin bir şekildekutsallığımızın keşfine kendimizi bilerek yönelebilelim. O amaçla ilerlerken şuurunda olduğumuz aidiyetler bize, hayatın amacı/manası nedir, zaman ve mekan içinde belirleyecektir. Bahşedilen hayatımızla edindiğimiz ve zamanla inşa edebildiğimiz bize has özelliklerin her biri hassasiyetle ve incelikle izlendiğinde kimliğimiz derinlikleriyle tasvir edilerek ruhani yönde bizi kendimize tanıtacaktır. Daha baştan Oluluğumuz ve sürüp giden zaman içinde şekillenen kişisel karakterimizle birlikte varlığımızın saygın kendiliği bütünüyle bilinmelidir. Bu bilinçle olusal yönde kimlik farkındalığımız “Okyanus” metaforunun ifade ettiği Tekliği İlahi Aidiyetimiz olarak keşfetmemize yararlı olacaktır.

Bireyler olarak başka kişilik emsalleri ile karşılaştırıldığımız vakit, aidiyetlerimizin farklılıklarının ortaya sereceği görelikler üzerinden kimliğimizin sadece fizikî, zihnî ve vicdanî mevcudiyetlerden kaynaklandığı zannedilebilir. Her insan, kimliğini öyleliğiyle görmesi ve zamanla “içten” tanıması, Bizliğiyle özde değerinin göreceli olmadığını anlaması ve kutsal bir sahiplik içinde yaşadığını bilmesi gerekir. Buna karşın, (olumlu veya olumsuz) sonuca bakmadan kimliğimizi (yani sahip olduğumuz bize öz karakteri) ölçmek ve sınıflandırmak için başkaları ile karşılaştırmaya kalkışmak, “damladaki okyanusa” en incitici şekliyle sadakatsizlik olacaktır. Bu tavırla Hakikate zarar veriyor olduğumuzu görmeliyiz. Bu hatanın düzeltilmesi için gereken şey, göresiz Aidiyetimizin kimliğimizin temeli olduğunu hakikatini bilerek bir kenara itip unutmamamızdır.

Keyfi nedenlerle, her fırsatta ayırıp bir şeyleri karşılaştırmaya yeltenen ego‑kibirli psikoloji, kendini üstün görme çabasıyla başkalarını aşağılama niyetindedir; bu tutum kimliğe ve başka “kimlere” yapılacak büyük bir haksızlıktır. “Hakikate zararlı” böyle bir eğilim, ruhen kendini yitirmeye ve ruhanî bağlamda çürümeye yönelmiş cehaletin tarifi olarak bilinmelidir.

İyilik gözetmeyi ve merhametli olmayı öğrenemeyip müşterekliğe alışamamış başkalaştırıcı, incitme pahasına aşağılayıcı ve hatta imha edici niyetler güdenlerin, vicdanen kabul edilemez en uç ve en aşırı eylemlere yeltenebilir aidiyetler yarattığı söylenmelidir.[7] Kendilerini “seçilmiş” görüp imtiyazlı zannedenler ırkçılıkla ilikli aidiyetleriyle, insan haysiyetini zedeleyici ben‑öncül davranışlarla cemiyet içinde haksızlıklara yol açarlar ve benzerlerine göz yumarlar.

Çok zararlı sonuçlara gebe, dünyamızda karşılaştığımız önyargılı (peşin hükümlü) eylemlere yönlendirecek olan kısır anlayışlar: Bunlar insanları farklılıklarına göre aşağı veya yukarı seviyelerde bir yere sıkıştırıp onları (kendince) sınırlandırmaya çalışan ve sınıflandıran sığ anlayışta görüşlerdir. Aidiyetleri kapsamında farklılıklar, ölçülebilir derece ve boyutlarla, bireye özebir ayrıntılarla kıymetlendirildiğinde, bizce değerleri kimse tarafından inkar edilememelidir. Ancak zihinsel görelikler, bazı menfaate fikse olmuş insanların elinde istenmedik olumsuzluklara yol açabilmektedir.

Göreli Aidiyetler

Kişi istediği anda özgür iradesine danışarak, herhangi bir aidiyeti aidiyetler demetine ekleyerek veya demetinden çıkararak kimliğinin tablosunu yeniden tasarlayabilir, oluşturabilir ve çeşnilendirerek geliştirebilir; bozabilir de. Kimliğimiz bütününde her birimiz için hem sabit, seçilemez hem de seçilebilir, eklemli aidiyetlerle şekillenebilir. Doğuştan bağışlanmış ve değişmez olan özelliklere sahipliğe kısmetle “kadermiş” diyebiliriz. Bunların yanı sıra kişi, kendi eğilimiyle çalışarak, eğitimiyle çabalayarak, azimle iç sesini dinleyerek seçebildiği özellikleri geliştirebilir; yine özgür iradesiyle değiştirebilir ve sabırla evirerek kendine özgü potansiyellerini üst seviyelerde gerçekleştirebilir; içten cesaretle çizdiği yolu kendine mâl edebilir, çünkü kendi hayatıdır; isterse her şey mesuliyeti dahilindedir, çünkü herkes gibi özgür olduğunu anlamıştır. Sahip olunan her özellik ayrı bir aidiyet olarak gözlemlendiğinde her birinin sahip olunan şeye göre olduğu anlaşılacaktır. Söz gelimi, ideolojinin mevcudiyeti, o ideolojiyi benimsemiş kişi için o hizada bir zihniyet aidiyeti yaratacaktır. Kişi, sahip olduğu ideoloji bağlamında zihinsel aidiyetinin peşinden giderek ve kendi fikirlerine bağlı kalarak dünyada etkili olmaya çalışacaktır. Bu durumu bilhassa politik alanda gözlemlemekteyiz.

İlahi Bilince Engel Görelik

İnsanın beyin mekaniği İlahî Aidiyetimizin bilincine kavuşmamıza, yani olusal göresizliğe sahip olduğumuzu anlamamıza bazı ahvalde engel teşkil etmektedir. İnsan beyni algılayabildiği farklarla çalıştığı içindir ki, elinden kolaylıkla kurtulamayacağımız zihinsel yapıya ait nitelik, göreliktir. Hz. Mevlana’nın sözüyle:

“Renksizlik âlemi, renge esir olunca, vahdet kesrete bürününce, hakikatleri aynı olan Musa’lar, birbirlerine zıt düşerler de kavgaya başlarlar.”[8]

Diğer bir deyişle, “renge esir olununca,” renkler arası tercihlerin görelikleriyle ortaya çıkacak durum, göresiz hakikatleri aynı olan bizleri birbirimizle didişmeye sürecektir. Ayrılığa, bizim rengimizin başkalığına “göre” olmayan, bütün renklerin hoş görüldüğü mecazî “renksizlik âlemine” aidiyetimizi ve onun müşterekliğini unutmamalıyız. Müşterek olanı yüceltmek amacıyla, “renge esir olmamak” ve başkalaştırıcı engellerden sıyrılmak için saf kimlikle kesintisiz ve değişmez Hakikate her an sahip olduğumuzu davranışlarımızla gösterebilmeliyiz. Her türden zihnî engelin (örneğin, arıza sayılacak sübjektivitenin) şuur meydanından çekilmesiyle, yani bilincin göreli kişilikten arınarak özgür bırakılmasıyla ancak, renksizliği ilk elden öğretecek bilgi kaynağına erişimin göresizce mümkün kılınabileceğine ikna olmalıyız. Böyle bir arınma kutsallığımızın keşfi için gerekmektedir.

Bir insanı tanımasak da, hangi ırktan veya renkten olduğunu bilmesek de, onu ruhanî boyutuyla tanıyıp “renksizliğiyle” görebiliriz; bilhassa görmeliyiz de. “Hakikatleri aynı olan Musa’lar” la müşterek olan, her insanla paylaştığımız Aidiyetimizi teyit etmeyi gönülden tercih etmeliyiz. Her birimizi şartsız birlemiş hakikatimizin Hayy olduğunu hatırlayarak (bkz. s. 44) şunu acilen irdelemeliyiz; bizleri birbirimizden ayrıştıran ve dünyamızda şahit olduğumuz kötülüklerle başkalığa sebep olan sorunumuz nedir; buna cevap vermeliyiz. Söz konusu sorun, insanın göreli aidiyetlerinin doğal farklılıklarının hoşgörüyle karşılanmayıp kabullenilmemesidir.

Göresiz Aidiyet

En derin gerçekliğiyle bilinmesini isteriz ki, “Ol” hükmüyle bahşedilen öz (ve ölümsüz) hakikatimiz göresizdir: bu nitelik Oluluğumuzdur. Her birimizin ruhanî bağlamda temel aidiyetidir.

Her şeyin berisinde ve dolayısıyla başından itibaren, her insan kutsal ve tek bir aidiyetle hayata “giriş” yapar; böylece birey temelde değişmez bir niteliğe sahip edilir. Dışına çıkılamaz, içine de tekrar girilemez, inkâr edilse de değişmez bir sahipliktir bu. Göresiz ruhanî türden İlahî Aidiyet ile göreli dünyevi türden aidiyetler, müştereken içlenmişlikle (bkz. s. 81) kutsal resmin tamamını oluştururlar. Hem göreli mevcudiyetlerle hem de göresiz mevcudiyetle birleniklik, hakikiliğimizi görmeyi garantileyen ama ne yazık ki hala muamma nedeni görülemeyen tarafımızdır. İlahi Hakikatin Kendiliğine ‑Kur’an’da kullanıldığı şekliyle‑ “Biz” denilerek, ilahiyat bağlamında öyle veya böylesiyle inanın inkar edilemez İlahi Aidiyetine işaret edilmektedir. Göresizlik haliyle bu aynı zamanda Hayy aidiyetimizdir.

Ruhanî mevcudiyetimizin içerdiği saflık bağlamında birleştirici ve bütünleyici vasıf göresiz Hakikate aitliktir. Bu aidiyet Oluluğa sahiplikle gerçekleştiğinden  bütün farklılıklar ve arzulanmayan başkalaştırılmaların berisindedir. Oluluğa sahiplik sayesinde evrensel ruhanî mevcudiyet kategorisi her zaman için bireyin “Bizliğidir.” Bireyin bu göresizlik nitelikli tek aidiyeti aynı anda bireyden içeri “Ben” olduğundan keyfiyen inkâr edilemez; tercihen alınıp verilemez ve hiçbir zaman yok hükmünde sayılamaz.

İlahi Aidiyet

Kur’an’da “Biz ona şah damarından daha yakınız” cümlesiyle anımsanan İlahî “Biz” ve Hz. Yunus Emre’nin sözünü ettiği İlahî “Ben” hakikatinin, içten, öz kaynaktan sunulmuş aynı İlahî Aidiyetimiz olduğu belirtilmektedir. “Kendiliği” olarak adlandırdığımız tevhidî Mevcudun “Biz” olduğunun anlanışıyla daha önceden atıfta bulunduğumuz “Allah ruhundan üfledi”[9] sözüyle kesinleşen iç içeliğin[10] (bkz. s. 85) vurgulandığı anlaşılacaktır. Bilim için bu öğreninin gerçekleşmesi, İlahî Hakikatin olunum gözüyle izlenmesi ve lütuf yoluyla Kendiliğin görülmesi olasıdır. Böylesine kişisel bir yaklaşımla varlığın nedenini araştırmanın arkasındaki güdü gözlemlemenin kaynak olarak yapılması ihtiyacıdır. Kutsallığımızın keşfi ancak, insanın bu gözlemlemede kendisinin şahsen bilgi kaynağına dönüştüğü anda Allah’ın ruhanî Gözüyle gerçekleşecek bir vakadır. Söz konusu olan, saf mevcudiyet gerçeğinin manasını kendimiz için keşfetme yöntemi, İlahî Aidiyetimize sayesinde içten “Ben” göresizliğimize erişmemizdir.

Göreliğin berisinde Kendiliğin ruhanî boyutunun keşfedilmesi, insanın ruhanî aidiyetinin, yani göresizliğin insanla iç içeliğinin anlanışıdır. Oluluğun “olunum Anının” bizim vasıtamızla denenip bilgisi edinilmesi, Kendiliğin Kendi Kendini edinmesi durumuyla bizi karşı karşıya getirip yüzleştirecektir. Görelikten sıyrılmışlığın teyidi; bu yüzleşmenin yaratacağı yalnızlıktır. Andaki tekillik, her şeyden münezzehlik, kurtuluşun doğuşu, ulvî öğrenimin başlangıcı olacaktır. Diğer bir açıdan, tekillik deneyimi, İlahî Olulukla oluştuğumuzu anlamamıza sebep olacaktır. Spiritüel mükemmellikle İlahî Özkaynakta hepimize ait saflığa erişmek bu deneyime bağlıdır.

Ruhanî Oluluk vasfının gözlem yöntemiyle deneyimi ve sonrası ispatı ve teyidi, (müsbet) fiziki bilimler için her zaman derin ve aşılması güç bir sorun teşkil etmiştir. Bunun nedeni, bilimsel yöntemler göreliğe dayalı veri kullandıklarından ruhani Olunun karakter ve yapısına (göresizliğine) epistemik uygunluk temin edemezler. Bilimsel açıdan “deneyim,” bir ispatlama veya teyit ediş (olumlama) amaçlı veri toplama işlevi güdeceğinden, görelikten yoksun bir ortam göreli veri sağlayamaz. Münezzehliğin deneyimi kesinlikle göreli ortamda gerçekleşemeyecek ve bağlam karışıklığına (bkz. s. 34) yol açacaktır.

Kutsallığa Sahiplik

Daha önce belirttiğimiz gibi, belli bir ırka aidiyet, nasıl ki o ırkın özelliklerine kalıtımla doğal olarak sahiplik getiriyorsa, Allah’a Aidiyet de İlahî Hayy niteliğine (diriliğe) katılımla kutsallığa sahiplik[11] getirir. Doğuşumuzla bize yaşantı bağışlandığında, lütfedilen dirilik bağlamıyla Hayy her birimize “Bana aitsin!” diyerek sahiplenildiğimizi belirtiyor. Bağışlanan özdelik böylece bizi Bağışlayanla “Biz” kılıyor. Özetle: Bilmesek de, anlamasak da, duyulamasak da, İlahî Aidiyet sayesinde Hak ile birlenik durumdayız, şu an. Bizliğimiz Hayy’ın bağışı sayesinde, insanın Oluluk edinmesi yoluyla Kendiliğinden gerçekleşiyor; fakat eğer Oluya “dıştan” bakıyorsak, ikilemle dıştan “dahil” edildiğimizi[12] sanabiliriz.

Belli bir niteliği edindiğimiz, yani sahip olduğumuz anda, nitelik kaynağına (sahibine) aidiyetimiz, o nitelik bağlamıyla başlamış oluyor. Nasıl ki belli bir ırkın niteliklerini doğal olarak (doğuştan kalıtımla) sahiplenmişsek, o ırka aidiyetimiz de böylelikle sabitlenmiş oluyor. Mantık silsilesinden vazgeçmediğimiz sürece evrensel müştereklikle içleyen ve her birimizi hayatta diri tutan Hayy Hakikatini, en azından yaşarken, inkâr etmek mümkün olmamalıdır! İnkar edilemez İlahî Oluyla müşterekliğin manasına teslimiyet, mantıklı düşünce kapsamında zorunludur, diyoruz.

Hz. Mevlâna’nın damla‑okyanus anekdotuna tekrar göz atarsak; kendi başına diğerlerinden ayrı “görünen” her varlantı, bir “damla” olarak kabul edilebilir. Yüzeysel ekleme ve zorlamalı uzantılarla, Okyanus’tan ayrı düşen bir damla-varlığın kendine has fizikî, zihnî ve vicdanî yönleriyle hakikatlerinin içeriğini parçalara ayırma alışkanlığı onun ayrılık hissetmesine neden olur. Olası kopukluğu hissederek ne yazık ki, yaşamlarıyla kendi başlarına kaldıklarını zannedebilirler! Hakikatte, ebediyen ve şu anda Okyanus olduğumuz halde, yine de bazılarımız “Okyanus” olma hevesi veya oraya “dahil edilme” hayaliyle çabalamaya, ihtiraslarıyla yaşantının sathında entelektüel çalkantılar içinde yanlış yerlere savrularak kendilerinde “halen olanı” aramaya devam edebilirler! “Damlanın” kendi varlığının berisini bilmesi kabilken, kendini içinde sandığı çerçeveli resmin çerçevesiz hakikatini daha takdir edememişse, kul eline verilmiş nimetleri Hakikat yolunda kullanmaya başlamamışsa, muhakkak ki Kur’an’ın sözünü ettiği mutluluğa, o ulvî “ödüle” erişmeyi ihtiyaç görmemeli. Ama kişi, fırsat bulup manasını anlayınca, Hakikati özünde gözlemlemek isteyecek ve onun için ilk elden deneyimlemeyi güden uğraşılara yönelecektir; bu o zaman demektir ki, keşif amaçlı arayışlar içine girmeyi değerli görmüştür.

Kendini boyayan tuvalli tablonun görülemeyen göresiz hakikati Olu (metaforik “Okyanus”) ile, görülebilir yaşantının (damlanın) iç içeliğinin bilincine varmak için kişi “Ben kimdir?” sorusunu sormalıdır. Bu suale cevabın nerelerden koşup geleceğini araştırmaya yeltenmelidir. Bir insan damla misali, noksan bilinçle okyanustan “ayrı” kaldığını zannettiği sürece varlığının anlamı ve amacını, bütün aidiyetleri ile bir arada, Olu terazisindenasıl ölçüp tartabilecektir? İlahi aidiyetiyle müştereken içlenmiş dünyevi hakikatini ilk elden bütünsel birlik içinde ve kalıcı mutluluğu adına bir gün tadabilecek midir?

Derine dönük tevekkülle mutluluğumuz için belirleyebileceğimiz temel aidiyetlerimiz etrafında hakikati bilmemizi  teşvik edici (örneğin, özgürlük, objektiflik, adiliyet, sadakat gibi) ilkelerle çalışmalıyız. Ömür boyu sürebilir bu çalışmanın sadece bizi içeren bencil bir arayış çabasıyla sınırlı kalmaması için evrensel bir uzanışla ahlakî bir konumda hayal etmeliyiz. İnsan kutsallığını ve Biz hakikatini eksiksiz gözeten, yani ruhanî bağlamda anlamlı, dinen doğru ve doğal olanın insanın mutluluğuna araç olacağını taktir etmeliyiz. Derinliğe inebildiğimiz sürede, kimliğimizin tümüne ruhani bağlamda şahit olmamızı sağlayacak bilgi, mutluluğun kalıcılığını bize garantileyecektir.

Hakikatin göresizliğine ontolojik derinlikle yaklaşarak kendimizi üç göreli mevcudiyet içinde (bkz. s. 54) bize has aidiyetlerimizi tanımlama sürecinde başkalarını “işe” karıştırmamalıyız. Hiçbir faninin müsaadesine ihtiyaç duymadan, Allah’ın verilerini kısmet ettiği derecede nimet sayarak ideal olanı izleyerek  kendimize kendi pusulamızlayön verebilmeliyiz.[13]

Kim olduğumuzu tanımlayan aidiyetlerin bileşikliğinde, yani insanın kendiliğinin tamamında ancak hüviyetin eksiksiz temsil edileceğini anlamış olmalıyız. En “üst kimliğinin” İlahî Aidiyet olduğunu bilerek kutsallığın keşfinin gerçekleştirilmesine odaklanmalıyız. Bu süreçte, Hz. Yunus Emre’nin “Bir Ben vardır bende, benden içeri” sözüyle dikkatimizi çektiği ve her birimizde mevcudiyetinden emin olduğumuz Ben’in “benden içeri” veri ve bilgi kaynağı olacağı şüphesizdir. Her birimizin sahip olduğu bu aynı kaynak, ilahen Kendiliğin bütünlüğünü irdelerken, en ciddi manada kutsal kimlik arayışımızda, ahiretimize kavuşmamızda çok önemli ve anahtar rol oynayacaktır.


[1] Hz. Mevlâna.

[2] Dahil: Arapça  “içeri girmek” anlamı olan “duhûl” kökünden türetilmiştir.

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Hipokrat_Yemin.  Erişim tarihi 4-8-2020.

[4] Kur’an 5(110): 32.

[5] Olgunun sözlük tanımı: “Birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıadır.”

[6] Kur’an 30 (84): 20.

[7] Kuzey Amerika’da yerli çocukların erken yaştan yatılı okullarda tutsak edilerek beyinlerinin yıkanması, Canadian Indian residential school system – Wikipedia,

Son erişim 19 Mayıs 2022.

[8] (Rumi, 2001), Mesnevi Cilt I: 2467, s. 174.

[9] Kur’an 32 (75): 9.

[10] Müştereken İçleme Bölümünde bu konu işlenecektir.

[11] Kutsallık niteliğine sahiplik

[12] Hulûl.

[13] “Kavuşturacak Pusula”