KB – B5

5. KİMLİĞİMİZ

“Ben kimdir?

Bir önceki bölümde, insanıntanımını aidiyetler demeti olarak yaptık. Ayrıca kişiliğimizin boyutlarını dört temel mevcudiyet etrafında çerçeveledik. İnsanın tanımlamasını, kaderini göz önüne alarak şöyle yineleyebiliriz: “dört tür mevcudiyetle idame ederken aidiyetleriyle kimliğini öğrenip, ayrılık duygularını sonlandırmaya çalışan varlık.”

“Ben kimdir?” ve benzeri sorulara felsefî cepheden derinlemesine cevap arayışının bir hayat serüveni olduğu kanısındayız. Bilhassa ontolojik alanda cevabın geliştirilip varlığımıza bilinç katacak verilerle irdelenmesi gerekmektedir. “Ben” nasıl bir hakikattir ki kendini görebilen bir şuura sahip edilmiş olsun? “Ben” diyebilen bir bilinç, kendini nasıl bir derinlikte görebilmelidir ki Hakikat ile ilişkisini tamıyla taktir edebilsin? “Ben” diyebilen bir varlık bugünkü haline nasıl evrilmiştir? Varlığı sonlanınca kendimiz için “ben” dediğimiz gerçeğe ne olacaktır, nereye gidecektir? Varlığımız bir yerden mi gelmiştir? Eğer gelmişse o “yer” nasıl bir mekandır? Esasen “varlık” nedir? Varlığın başından, geldiği kaynağı nasıl bir özelliktedir? Varlanan, bu “kaynak” ile her an nasıl bir ilişkidedir?  “Ben” olgusu başlangıcının berisine erişilebilir mi? Ve eğer mümkünse bu nasıl başarılır? Bu türden sorulara tatmin edici yanıtların güvenilirliği, bize başlangıç sağlayan Yaratan’ı ilk elden öğrenmemize bağlıdır. Bu öğreni kutsal kimliğimizi bilmemizle sonlanacak bir “kurtuluş” olayıdır (sonra bkz. s. 180).

Beni olduran Hakikati tanıyıp bilmem ancak ve ancak olusal, yani olunum bilimi bağlamında anlamı olabilir bir çabadır. Yaratan  Hakikati öğrenmek, ilahiyatın ve teozofik bilimin hedefi olduğu kadar, kendini bilmeyi gözleyen bir insan için de esasta karşılanması beklenir bireysel bir ihtiyaçtır ve ayrıca insanlık davamızın bir unsuru olduğundan da her birimize düşen bir kulluk görevidir. Tekrar dönüp dolaşıp üzerinde durulması istenen konu; dinî ihtiyacın kimliğimiz açısından doğru tanımlanmasıdır. Spiritüel hedefe varış, yani dinî ihtiyacın karşılanması için gereken aşama, insanın göreli inanç ve bilinçten göresiz şuura sıçramasıdır.[1] Böylece bütünlüğe (holistik manaya) erişim sağlanacaktır. Ayrılık hislerini sonlandıracak aşama da budur! Neticede “Ben kimdir?” sorusunun cevabı her birimizde mevcutken, zihnî teşkilimizde yer tutmuş görelikler, soru cevabını Hakikat bilinciyle telaffuz edilmesine engeller oluşturuyorlar. Bu engellerin başında Hakikatten ayrılık kanısı veya kopukluk zannı yaratan subjektif görelikler gelmektedir. Aciziyyet kaynağı olan durumlardan sıyrılmak için ne yapmalıyız ve/ya ne yapmamalıyız?

İlahi Kendiliğin Oluluk niteliğinin kutsallığımız olduğunu ancak göresiz “Ben” şuuru eşliğinde taktir edebiliriz. Soyut Hakikat bilincine erişmekle bu aşamanın mümkün olacağı unutulmamalıdır. Hu dediğimiz göresiz Oluluğun bilincini insanın ilk elden edinmesi, yani varlığının ruhanî boyutunu (saf mevcudiyetini) deneyimleyerek kendini en derinden öğrenmesinin ilahiyat açısından önemini ve yaşantısı için manasını nasıl saptayabiliriz? Bu soru asırlar öncesinden sorulmuş ve üzerinde çalışılmış, ve hala devam eden bir muammadır. İlahî Nefes dediğimiz Veriyi kendimizde ortaksız[2] deneyimleyemememiz ve göreli bilimden göresiz saf şuura sıçrayamamamız, dolayısıyla dinen başarıya ulaşamamamızın nedenlerinden daha sonra ayrıntılarıyla Veri’den Bilgi Bölümünde (bkz. s. 93)  bahsedeceğiz.

Kimlik

Kimliğintamamını her kişiye hasaidiyetler demeti tayin ve tasvir eder. Kimliğimiz, bize özel tüm aidiyet elemanlarının bileşimiyle ortaya çıkacak bir “kendilik” olgusudur, yani eşi bulunamaz tekillikte bir bütündür. Sahip olunan özelliklerin saygınlığındandır ki, kendilik niteliğiihlal edilemez. “Ben kimdir?” sorusuna verilecek cevap eğer sadece “Ben kendimdir!” olursa, o zaman başkalarıyla farklarımız gözetilmeksizin, “ben ne isem o’yum” anlayışıyla varlığın tamlığı ima edilir.

“Ben kimdir?” sorusunu cevaplarken, öncelikle hangi bağlamda hangi nicelik ve niteliklere değinileceğini baştan düşünmeliyiz. İlahî Hakikate aidiyetimizle, yani kutsallığımızla ilgili kuşkuların olusal ve göresiz bağlamda tereddütsüz giderilmesi, göreli bağlamlı çözümlerden farklı olacaktır. Dinin bize öğretmeyi öngördüğü ve özellikle ilahiyatın bilgilendirerek aydınlatmak istediği ruhani aidiyetimiz, yani en üst kimliğimiz konusundaki paylaşımların eksiksizliği çok önemlidir çünkü bunlar daha sonra ruhanî saflığın tefsirini doğru yapabilmemize ve göresizlik bağlamı içinde münezzehlik kavramını arınıklık olarak kavramamıza yardımcı olacaklardır.

Hüviyet

Kişinin “benim” diyebileceği hüviyetinin (Türkçesi: kimliğinin) unsurları ona özel aidiyetleridir. Resmî kimlik belgesi üzerindeki kayıtlar, kişiye has bazı aidiyetlere işaret eder. Eski adıyla Nüfus Hüviyet Cüzdanı, yeni adıyla T.C. Kimlik Kartı belgesinin üzerindeki ay-yıldız en başta, Türkiye Cumhuriyeti’ne olan vatandaşlık aidiyetimizi vurgular. Bu onura T.C. vatandaşı olanlar sahiptirler.

Resim 1’de görüldüğü üzere, Atatürk’ün hüviyet cüzdanında[3] T.C. damgalı vesikalık fotoğrafı, ilk adı, aile adı (soyadı), anne adı, baba adı, doğum yeri ve yılı yazılıdır. Zamanla geliştirilmiş cüzdan yapısına, ek bölümlerle T.C. kimlik numarası, medeni hâl, kan grubu, din ve kütük bilgileri de dahil edilmiştir. Adımız (ilk ismimiz) bize verilmiş ve ailemizce manası ve kıymeti olan bir çağrı sembolüdür. Soyadımız veya aile ismi geleneksel olarak babamızın soyuna aittir; o soya bağlarımızın sembolüdür. Modern kadın‑erkek eşitliğini savunan bazı kadınların, evlenmeleri sonrası kocalarına ait soyadı yanına kendi babalarına ait soyadını da isimlerine dahil ettikleri görülmektedir.

Resim 1. Atatürk’ün Nüfus Hüviyet Cüzdanı

Ebeveyn aidiyetimizi belgeleyen, anne ve babamızın isimleridir. Atatürk’ün bebeklik aidiyetinin Zübeyde ve Ali Rıza isimli fertlere has olduğu ve 1881 senesinde doğumuyla fizikî mevcudiyetinin tarihsel başlangıcı kayıtlanmıştır. Coğrafi bir bağ ile ifade edilen mekânsal aidiyet, doğum yerine iliklidir; annesinin doğum sırasında yeryüzünde nerede (Selanik’te) bulunduğunu belirtir. Kan grubu tıbbi bir aidiyet olarak, acil durumlarda sıhhi fayda sağlaması ihtimaliyle, aynı veya uyuşan kan grubu aidiyetlerinin hangileri olacağına dikkat çeker. Medeni hal aidiyeti, evliler grubuna girip girmediğimizi, ve eğer girmişsek eşimizin resmi aidiyetlerini öğrenmemize yardımcı olur.

Kimlik belgesinin din bölümü, Türk vatandaşlarının çoğunun İslam dinine ait olduğunu kaydeder. Dinî aidiyetin belgelenmesi, laik bir cumhuriyet devleti olan Türkiye için tartışma konusu olagelmiştir. Bireyin, şahsî kimliğinin dinî aidiyetiyle özelleşmesi çok doğal bir olay olması yanında, bu bilginin teşhiri problemlidir. Farklı din ve mezheplere ait insanlar arasında, bu türden hüviyet bilgisine dayanarak, resmî ortamlarda ayırma ve kayırma ile karşılaşılması ihtimali olasıdır ve kişisel mahremiyete saygılı vatandaşlarımızı huzursuz etmektedir. İnançlara odaklı bu cins ayırımlar ve önyargılar, dünyanın her ülkesinde görülmekte ve insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Ahlaken ve her başka yönde kabul edilemez bu tür ihlallerden uzak kalınması hükümetlerce becerilememektedir; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde (bkz. sayfa 9) vurgulanan, “bütün insanların” haysiyet ve doğuştan haklarının eşit olduğu prensibi umursanmadan çiğnenmektedir. Doğumdan itibaren başlayarak bizi tanımlayan ve bize has aidiyetler yanında, eşit doğduğumuzun garantisi, her birimize ilahen bahşedilen hakların korunması, namus ve haysiyet namına kuramsal[4] gayemiz olmalıdır. Ne yazık ki bu gayeyidünya yüzünde gelmiş geçmiş medeniyetler halen tam anlamıylatoplumları için gerçekleştirebilmiş değillerdir. Bekliyoruz…

Din Bağlamında Aidiyet

Dinî aidiyet ile ruhanî aidiyetin aynı şey olmadığını hemen burada belirtmek isteriz. Dinî aidiyet zaman içinde zihnî ve vicdanî bağlarla şekillendiğinden onlara göredir. Bunun yanında ruhanî aidiyet beşerî bağlamlı olamayacağındangöresizdir (bkz. s. 62). Dolayısıyla ilahiyat bağlamında ruhanî aidiyetin de seçilebilirliği kanısı ‑eğer böyle bir şey var ise‑ bizce bir yanılgıdır.

Doğuştan anne (veya) babamızın dinini takip etmemiz, onların öğrettiklerini benimseyip gençlik çağı sonrası senelerde içselleştirmemiz, insanlığın çoğunluğu için geçerli bir durumdur. Kişisel hak ve özgürlüklerine dayanarak bazı insanlar bu oldu bitti zorunluluğu kabul etmeyerek kendi seçimleri doğrultusunda, inanç dünyalarını şekillendirme (bazen değiştirme) ve ruhanî derinliğe erişme güdülü evrilme çabalarına girmektedirler. Söz gelimi, Hristiyan bir şahıs Budist öğretileri benimseyerek spiritüel dünyasını güncellemeye veya hakikileştirmeye yönelebilmektedir. Ateistlik de dinî bağlamlı bir aidiyet(sizlik) seçimidir. Her insanın vicdanen hür olduğunu kabul ederek, bu türden tercihleri yapanlara anlayışla, tutumlarına saygıyla yaklaşmamız doğru olan tavırdır. Ancak bizce, ateistlik belli varsayımlara dayalı bir yanılgıdır, yani bazı öğrenimlerin eksikliğinde ateist tercihin tecelli ettiğini söyleyebiliriz. Eksik kalmış öğrenimlerin mahiyetleri göz önünde bulundurularak, ateist görüşe alternatif sunmak bu kitabımızca (parantez içi) bir niyettir.

Din Kavramı

Din, ilahiyat meçhulüne yönelik gerçekçi inançları kayıtlayarak, rehber olmayı gözeten kitabı eşliğinde hakikati bilme yoludur. Tarih boyunca dinin dünyada değişik yerlerde ortaya çıkmış olması ilahiyat meçhulünün devam ettiğinin delilidir. Kur’an’da Hz. İbrahim ile diğer peygamberlerden, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan bahsederek ruhanî hakikatin tekliği yanında dinlerin çokluğu vurgulanmaktadır. Müminlere hitaben, “Siz de deyin ki:

‘Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize indirilene, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakup’a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa’ya ve İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden Kitap olarak ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun resullerinden hiçbirinin arasını ayırmayız ve biz ancak Allah’a boyun eğen Müslümanlarız.'”[5]

İlahi Hakikat

Farklı zamanlarda aynı amaç ve nedenle ortaya çıkan dinler için hâkim olan temel erek, değişmez Hakikatin bilinmesidir. Bu Hakikat, zaman ve mekânı yaratmış olmasına rağmen zaman ve mekândan bağımsızdır. Yaratan Hakikat her şeyden münezzehtir; ismi Tanrı veya İlah’tır (İslamiyet’te Allah’tır). Kutsallığın keşfi için erişilmek istenen, bizim tezimizce esas bilgi, tekliğinden ötürü Hakikatin göresizliğidir, yani münezzehliğidir. İsimleri ve hikayeleri Kur’an’da yazılmış peygamberler ve onlara “indirilen” bilgilerin hedefi, İlahî Hakikatin zaman ve mekân berisi boyutsuzluğun saflığına uygun bir yaklaşımla taktiridir. Bu niyet, yukarıda alıntısı yapılan Bakara Suresi ayetinde açıkça bellidir. Dolayısıyla, dinler (ki bizce bu listeye Hinduizm, Budizm ve diğerleri de eklenebilir) İlahi Hakikatin tekliği anlayışıyla ifşalarda bulunurlar ve vahiyleriyle ilgilenenleri eğiterek aydınlanmaya davet ederler. Bilmemiz istenmektedir ki, ilahiyat biliminin tüm dinlerce ortak noktası (ve merkezi) Hakikatin “tek” olduğu gerçeğidir. Tevhidî bilgelik bunu teyit etmektedir ve etmiştir de.[6] Bu Teklik anlayışı üzerinden, tüm kimliklerin müşterek temel niteliğinin İlahi Aidiyet olduğu sonucuna varılması son derece önemli ruhani bir aşamadır.

Dinler Arası Farklar

Dinler arasında farkları yaratan göreli unsurlar, ruhani bilgi ve tecrübenin edinilmesi amacıyla güdülen güzergâh üzerindedir. Göreliklerinden ötürü inanç tarzlarının ve itikadi uygulamaların anlatımında güzergah boyunca başvurulacak edebî araçların farklılıkları da topluluklar arasında izlenilmektedir. Kutsal kitapların anlaşılması ve kolaylıkla kabullenilmesi göz önünde bulundurularak, (kaide ve kanun içeren konularla) yazıldıkları o zaman ve mekânda yaşayan halkın inanç ve geleneklerine ahenkli bir şekilde, konuşup dinledikleri dille kaleme alınacağını tahmin edebiliriz. O zamanın okurlarının anlayabileceği kelimeler, tabirler, mitolojik hikaye ve metaforik ifadelerin kullanılmasına özenle itina gösterilmesi olağandır. Ancak her devrin kültürüyle ilişkili faktörlerin etkileri, neticede zaman ve mekân bağlamıyla birleşerek kutsal kitapların ve diğer kayıtların da birbirinden (doğal olarak) farklılıklarına neden olmuştur.

Kültürleri şekillendiren bilimsel evrimler ve medeni devrimler zamanlarına ve mekânlarına uyumla zihnî sıçrayışlara neden oldukça, dinsel anlayış değişimleri de kaçınılmaz olmuştur. Dinî anlayış ve yaşantının evrimine neden olmuş değişimlerin en kesin örneği astronomi alanında gerçekleşmiştir; dünya ile güneş beraberce dini inançları etkilemişlerdir.[7] Tarihsel bağlamda hem dünyanın kâinat içindeki yeri, hem de dindar insanların alemleri anlayışları zaman içinde ilimlerin etkisiyle gelişmiştir. Din anlayışının değişkenliği konusunda; insanlığın evrim hikayesine paralel olarak, zaman ve mekân berisi ve her şeyin temelinde mevcut göresiz Hakikatin etkilenemeyeceği, hayattaki bütün değişim ve gelişimlere rağmen görülebilir, yeter ki doğru bağlama Hakikat adına sadık kalınsın.

Bilincinde Olamamak

Göreli hakikat neye göre ise, ona “görelik bağı” ile sınırlıdır. Bu sınırlılık (derecesiyle) ve bir bakıma kısıtlılık, haslılığıyla veya aidiyetiyle tanımlanarak belirlenebilir. Sınırlayıcı zihnî göreliklerin olumsuz etkilerinden kurtulunması sayesinde arınık ve özgür halimizin doğal şuuruna vakıf olunacaktır. Bu göresizlik şuuru sayesinde de kimliği göresiz olan saf Mevcudun, aslıyla tanınmasına ve Oluluk müşterekliğinin bilincine erişilmesine vesile olacaktır.

Burada kimliğimiz açısından, bir nüansın altını çizmeliyiz: İlahî Aidiyet hakikatini kesintisiz yaşıyor olmamıza karşın, yaşandığının bilincinde olmak farklı şeylerdir. Şu demektir ki, yaşanırken kim olduğumuz derinliğiyle bilinmediği vakit, yaşantının neresinde durduğumuzdan emin olamayabiliriz. Aynı paralelde Ankara’da yaşamakla,  Ankara’da yaşadığının bilincinde olmak farklı şeylerdir. Ankara’da doğmuş, büyümüş ve başka bir yere gitmemiş, yani hiç seyahat edememiş o kişinin bütün hayatı Küçükesat Mahallesinde geçmişse; dünyadan pek haberi olmayacaktır (eğer TV’si, interneti de yoksa). Haber alamadığından, çok şeyin bilgisinden ayrı kalmış olacaktır. Fırsat bulup bir gün başka bir yere seyahat edip geri döndüğünde, yaşadığı yerin neresi olduğunun farkına varabilir ve o zaman diyebilir ki, “Demek ki burası Ankara’nın Küçükesat mahallesiymiş.” Yani farklı bir yere gidip‑gelmek ona bilgi kaynağı olabilmiştir. Faydalı bu alış verişle farklardan veriler çıkarıp durumunu tahlil edip, bir üstünü öğrenebilir bir noktaya gelebilmiştir. Fikren köşede kıstırılmış, akılda mahpus kalmış, ufuğu daraltılmış bir yaşantı yüzünden hayal ve ümitlerin gerçekleşemez olması bir ömür ziyanıdır. İlahî Aidiyetimizi de aslen tam olarak (olusal bağlamda) bilmeden yaşamak da hakikaten, başka türden bir hayat ziyanı sayılmaz mı? Bizce sayılır!

Her an erişimde (ve içinde) olduğumuz bir hale erişmek düşüncesiyle çaba göstermek, mantıklı ve verimli bir davranış olmayacaktır. Günleri hep Ankara’da geçen kişinin Ankara’ya varmaya çalışması gibi bir şey olmaz mı bu? Aynı mana doğrultusunda, zaten her an ve ebediyen saf mevcudiyet aslımıza erişik bulunmamıza rağmen, erişimin sözü edilmesi de abes kaçmaz mı?

Değişmezlik nitelikli ruhani göresiz Mevcutla İlahî Aidiyetimizi müsavi tanımladığımız zaman, her birimizin “üst” kimliğinin aynı anda tek Oluluk olacağını bilebiliriz.Ruhanen bu ideal durumu taktirle, birlikteliğimizi temsil edecek gerçek, hepimizin retorik‑Ankara’mızda yaşıyor olduğunu bilmemizdir. Dolayısıyla, şu anda Ankara’da yaşadığımız halde bu hakikatin bilincine varamamış olanlar, halen çözüm bekleyen bir handikap içindelerdir.

Ruhanî Bağlamlı Bilinç

Fiziki, zihni ve vicdani mevcudiyetlerimiz berisinde, soyut ruhanî mevcudiyetin bilincini edinmek için uygulanacak dinî yaklaşım bâtınî[8] boyutuyla ele alınmalıdır, çünkü bu yaklaşım kaynaksal (ontolojik) bağlamda faydalı verilere uğraşımıza bilimsel katkı sağlayacaktır. Doğru bilgiler, spiritüel kurtuluşumuza, “Allah’a kavuşmamıza”[9] ve “ahiretimizi kazanmamıza”[10] yol açacaktır.

Önemseyerek kitap boyunca üzerinde duracağımız esas konu ruhanî bağlamlı bilince, özellikle İlahî Aidiyet şuuruna varış, yani insan kutsallığının keşfi için zaman ötesi kimlik ebediyetinin anlanışıdır. Bu amaca yönelik uğraşımız, kısıtlayıcı aidiyet etkilerinden kurtulmuş bir halde ruhani aidiyet bilincine ermek, yani göreliğin yokluğunda özü deneyimlemektir. (bkz. s. 179).

“… Allah’ın nimetlerini zikredin ki kurtuluşa eresiniz!”[11]

Yalnızlığın Sonlanması

Hayy hakikatini kendimizde saflığıyla duyuladığımız zaman bize (ilk elden) nasip olacak kıymetli öğrenim: bu dünyada ebediyen her birimiz için yalnızlık olmadığı ve yalnız kalınamayacağıdır. Ahiretinin tekilliğini tadan kişi ebediyen kendini dünyada yalnız hissetmeyecektir. Hz. Mevlana’ya atıfla, ayrık “damlalığı” berisinde “okyanus” bütünlüğünde kul olma değerini anlayarak, samimiyeti şaşmaz kutsal barınağa erişen berhudar[12] olacaktır. Birliğe yönlendirilerek ve göresiz bilince vararak gerçekleşecek (anlanış), Allah’a kavuşmaktır.[13] Bu kavuşmayla bahşedilecek cennet zenginliğinin ve dünyamız nimetlerinin hepten KendiBiz’e ait olduğu birey tarafından “yalnızlık” olarak anlaşılacaktır. Bu arada, dünyada hissettiğimiz yalnızlığın ahirette bizi içine çekecek yalnızlıkla (tekillik) aynı olgu olmadığı da belirtilmelidir.

Ruhanî erginliğimiz eşliğinde erişilecek olusal saflığımızın Allah lütfuyla Allah katında kabul görmesi sonrası, ruhanen Hakikatin bilincine varış, yani “kurtuluş” haline tasavvufta “fenâfillâh” denilmiştir. Bu da, nefsin İlahî Teklikle erimesi sonucu, ortada bağlamsız kalan saf İlahî Şuurun insanla müştereken içlenmişliğinin bir anlık dahi olsa (arınık) duyu alanına geçişidir. Her birimize kişilik tanıyan göreli aidiyet etkilerinden arınık, temel hüviyetin İlahî Aidiyet olduğunu nasıl öğreniriz; bunu ileri sayfalarda araştıracağız.

Hakikatin İncinişi

“Fakire yakın” yaşantılı bir aileden gelen çocuğun ismini “Hayri” koyalım. Şehrin arka gecekondu mahallelerinin birinde büyüyor olması onu nasıl ki şekillendirecekse, varlıklı bir aileden gelen diğer çocuğun ‑onun ismini de “Aydan” koyalım‑ şehrin seçkin semtlerinde yetişiyor olması onu da, ama başka yönde, şekillendirecektir. Farklı ortamlarda ve şartlarda karşılaştıkları etkilere rağmen bu iki çocuğa ortak bir işlevle, yani eşitçe etki‑tepki ilkesine tabiyen akıbetlerinin şekillenip belirleneceğini anlamalıyız. Kader ve kısmete inançla akıbetlerin “normal” olduğunu zannedebiliriz, ancak özellikle göreli unsurlar olarak bıraktıkları etkilerle yoksulluk ve zenginlik farklı görünseler de, insanı manen ve ahlaken değiştirme şekli bakımından aynı hizadadır. Ahlaksal bir mezuraya göre, müşterekliği dışlayan etkilere karşı iki çocuğun tepkileri, onları aynı olumsuzluğu takibe sürükleyecektir. Yani bu iki çocuk farklılıkları ile başkalaşarak, ister istemez ötekileşme durumunda bırakılacaklardır. Tesadüfen bir araya geldiklerinde, her ikisi de diğerinin dünyası dışında kalmış olduklarının denetimiyle, diğerini yabancı ve dolayısıyla kendini başka hissedeceklerdir.

“İşçisin sen işçi kal!”[14]

Her öğe, ölçümlere sınır koyarak ve bazen derecelendirme yoluyla bölerek taşıdığı izafiyetiyle ayrı kalacaktır. Ayrılık sınırın her iki tarafı tanımlanınca Hayri’in veya Aydan’nın durduğu nokta (seçerek veya seçmeyerek) mahalle‑semt ve ait oldukları ailevî farklılıklarının empoze ettiği sosyo‑ekonomik ve eğitim seviyesi gibi ölçeklerin cetvelinde ayrışımlarını belirleyecektir. Farklı kimliklerin, yani hiçbir zaman aynısı bulunamaz aidiyet demetlerinin çakışan ve uyuşmayan kısımlarının insanî ilişkilerimizi ve tavırlarımızı belirlemesine göz yummamız halinde İlahî Aidiyetimizin bilincine ve tevhidî şuura daha erişememiş olduğumuz kanıtlanacaktır. Farklı aidiyetlerle etkilenmiş olmalarından ötürü birbirlerinden ayrı kalmış Aydan ile Hayri gibi insanların, ister istemez, evrensel değerlilik ve eşitlik ilkelerine zihnen uzak kalmaları ve maalesef ki birbirlerine yabancı hissetmeleri engellenemeyecektir. Farklı aidiyetlerine rağmen iki çocuk, müşterek hakikatlerinin İlahî Aidiyetleri olduğunu anladıklarında ancak, o zaman birbirlerinin kıymetini kardeşlik hisleriyle bilerek karşısındakine “insan” olarak yaklaşacaklardır. Vicdanlarına sığınmış ruhanî bağlamın ortaklığı, üst kimlikleri olarak öğrenildiğinde birlikteliklerini kutsal anlamıyla göreceklerdir. Aydan ile Hayri’in bilmedikleri eşitliklerini sağlayan ve kesinlikle kutsallıklarını garantileyen Hayy’ın onlara yaşam sağlayan hakikat olduğunu öğrenmelerine yardımcı olunmalıdır.

Paylaştıkları kimliği temiz akılla, bir kere İlahî Aidiyetleri olarak öğrendikten sonra, birbirlerine duyacakları saygıyla, bir daha koparılamaz bilinçle ve Tekliğin bütünlüğünde kutsallık şuuruyla, müşterek olusal bağları devam edecektir. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Vuslat”[15]  şiirinde sözünü ettiği “Zenginler o cennette fakirlerle müsavidir” gerçeğine şahit kılacak mertebe göresizliktir. Bilincine varmak istenilen işte, o mertebede sahibin kimliğidir.[16]

Sınırsızlık

Egosu kabarmış nefsin  aidiyetleriyle keyfine göre ruhanî bilinci aşağılayarak hükmedişi sonlandığında, yani ben‑öncül benliğin yokluğunda beliren saf şuur eşliğinde ve kasıtların sınırlığından kurtulunduğunda, nadiren karşılaşılan bir özgürlüğe sahip olduğumuzu anlayacağız. Dolaylı yönlerde giderken edindiğimiz göreli bilgileri ve yaşantı şartlarımıza göre yerleşen fikri sabitlik sınırlarını vicdani ve zihni bakımdan aşma isteğimiz, Hakkın hakikat manasını bize anlatacak konuma yaklaştığımızın delili olacaktır. Diğer bir deyişle, ilahiyat vizyonu bağlamında önü açık bir sınırsızlıkla gerçeklere yönlendiğimiz sürece, son haddine doğru kimlik ufkumuzun açılması söz konusudur. İlahi Aidiyet bilinciyle izlenim ufuklarının açılması ve dolayısıyla sınırsız Hakikatin göresiz bilincine (ruhanî görü ile) erişilmesi ilahiyat bağlamlı bilimin idealidir. Hz. Yunus Emre’nin “Bir Ben vardır bende” sözündeki Ben hakikatinin benden içeri makamına erişildiğinde, yani Kendiliğin kul tarafında duyulanması gerçekleştiğinde, Hakikati göresizliğinde aydınlığa çıkaracak görünün saf şuuruna şahit olunacaktır. Bu görünün bize özel katkısı; herkes için geçerli, ruhanî ayniyetimizin İlahî Aidiyetimiz olduğu bilincidir. Ruhanî bağlamda aidiyetimizin saf mevcudiyetimizle eş anlamlı oluşu ileri sayfalarda ümit ederiz ki açıklık kazanacaktır.

Ayrılık

Bilgi eksikliğindehissedilirsınırlılık nedeni, bilginin tamamından değişik derecelerde ayrı kalmışlıktandır. Bilgi eksikliği davranışlarımızı da etkilediğinde, yaşantının bir miktar daha kıstırılmışlığa yönelmesi ve şuur darlığına girmesi beklenmelidir. Bu yumuşak değişken durum neyse ki kaliteli eğitim ve baskısız öğrenim süreciyle giderilebilir. Eksikliğin sebep olacağı yanlışları azimle, değişik ortamlarda verilerle elimine edebiliriz, çünkü geleceğin olumlu veya olumsuz göreliği bizlerin, dolayısıyla Bizin iradesindedir; Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır.[17]

Sınırlılıktan sıyrılış bilinç adlı “vasıtayla” mümkündür. Ancak bilgilenme türlerini incelediğimizde daha sonra (bkz. s. 93) göreceğiz ki, İlahî Aidiyetimizin bilincine olusal bağlamda erişim sadece akıl marifetiyle bilgiye dayalı (yani zihnî yetenek ve kabiliyetle) mümkün olmamaktadır. Üst kimliğimizin bilincine erişim bedensel, zihinsel veya vicdansal türden bir aşama olamayacağından ruhanî seyrin vardıracağı (son‑ahiri) olusal nokta (göresizliğinden ötürü) her birimiz için aynıdır. Bu ayniyet olusal mevcudiyetin esasta özüdür ve her şeyden münezzehlik onun temelindedir. Kutsallığımızın şuuruna varabilmemiz ancak kimliğimizi öğrenirken, aslımızı İlahî Aidiyetle özdeşleştirmekle mümkündür.

Ruhanen Hu’vvî bağlamda bilinçlenme seyrinin derinleşmesi Kendiliğine ‑Allah Zat’ına‑ yöneliktir. Bize aktarıldığı üzere, şah damarımızdan daha yakın hakikate[18] içten yönelerek İlahî Kendiliği kendimizde teşhis edebiliriz. Hakikati özünde en derinden sınırsız haliyle öğrenmek (bkz. Bölüm 9), sözünü ettiğimiz bilinçlenme seyrinin varağıdır.

Oluluğun ruhani hakkını tanıyan adiliyet, yani olanın hakkını (olduğuyla) takva eşliğinde verebilme becerisi, Bizliğin üst kimliğiniz olarak bilinmesini isteyecektir. Sizin ezelî “ilk” halinizin bilincini edinmeniz, adaletli yaklaşımla Allah Hakikatine ve göresizliğe sadakatle tefekkür içinde kalmanızla mümkündür. Göreli yetenekler ve göresizlik gözleyen objektivite, beraberce, olusal doğrulardan şaşmayan bilgilenme tavrı ile ilikli olmalıdır. Diğer bir söyleyişle, sizi tevhidî sonuca ‑Birlik hali bilincine‑ vardıracak tavır, Allah’ı bilmek için kendinizi metafiziksel bağlamda izleyerek, KendiBizliğinizle anlanmanıza yönelik olmalıdır. Anlanma olayı neticede, müştereken içlenmiş realitenin Kendiliği sizle anda uyandırmasıdır. “Alemlere açılarak” göresiz Hakikate yaklaşırken ontolojik derinlikle kimliğinizi bilebildiğiniz derecede yaşantınıza sınırsızlık, yani birlik getirebilirsiniz. Dinen hepimizden beklenen de budur. Bir sonraki bölümde, göreli ve göresiz öğelerin birlikteliğine ikna olmamız, bağlam karışıklığı yaratmadan nasıl mümkündür, bunu iç içelik kavramı etrafında konuşacağız. Dört mevcudiyet türünden (bkz. s. 54) aidiyetlerimizi saptama çabamızı bağımsızca sürdürerek, başkalarının göreceliklerini “çabaya” karıştırmadan, onların onaylarına ihtiyaç duymadan, Allah’ın gerçeklerle yüklü verilerini nimet sayarak, sadece ideali bilmek üzere izlemeliyiz. Gerçekleri tevekküle davet eden ilkelerle belirleyebileceğimiz temel aidiyetlerimiz etrafında, mutluluğumuz adına özgürce, kendimizi kendi irademizle gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Ancak, mutluluğu arayışımız sadece bizi içeren bencil bir uğraşı olmamalı ve bununla sınırlı kalmamalıdır. İnsan kutsallığını kendimizde ve her yerde ve her zaman gözeten ahlakî bir konumun, yani ruhanî anlamda evrenselliğin getirisi: bireyler arası istikrarlı barışçıl bir ruhiyat içine girmemizi ve “Biz” olarak hareket etmemizi öğretecektir.

Hakikatle birliğimizi garantileyen ve bizi ilahen Biz yapan müştereken içlenmişlik gerçeğinden etraflıca bahsetmemiz dinen faydalı olacaktır.


[1] Transcendence.

[2] Ruh ile şuurumuz arasında her hangi bir “ortak/araç” olmadan, bilgi kaynağı ile bilinç arasına başka “şeyler” sokmamak.

[3] Atatürk’ün_993_814_seri_numaralı_nüfus_cüzdanı.jpg; Erişim tarihi 4-8-2020.

[4] Teorik, doktrinel

[5] Kur’an 2(92): 136.

[6] Serinin üçüncü kitabı “Tekrarlayan Teozofi” bu konuyu işleyecektir.

[7] (Armstrong, 2017), “Tanrı’nın Tarihi”

[8] Bȃtın: İç, dahili. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zatı itibarı ile gizli.

[9] Kur’an 18 (69): 110.

[10] Kur’an 42(62): 20-23.

[11] Kur’an 7(39): 69.

[12] Selâmetle mükâfata erişen, nasiple mutlu; (OsmanlıcaTürkçe Lugat, 2020).

[13] bkz. s. 121, Allah’a Kavuşmak Bölümü

[14] Cem Karaca “Tamirci Çırağı” şarkısıyla bahsettiğimiz yabancılığı işlemiştir.

[15] “Vuslat” şiiri için bkz. s. 5.

[16] Sahip “Kim” Allah’tır.

[17] Kur’an 4 (98): 99.

[18] Kur’an 50 (34): 16.