KB – B6

6. MÜŞTEREKEN İÇLENME

“… Attığın vakit de sen atmadın, ama Allah attı!”[1]

Alıntıladığımız ayetin bahis ettiği “atış” edimindeki anahtar konu, her vukuatın (ikileme yer vermeden) hem Allah tarafından hem de kişi tarafından aynı anda (toprak/taş atan ellerle) gerçekleştirildiğinin açıklığa kavuşmasıdır. Bu birliktelik, ruhanî bağlamla özel bir yorumlama gerektiğine işaret etmektedir. Yani hem beşerî hem de bâtınî anlamı olan, dolayısıyla iç içelik taşıyan bir olaya bakış tarzından bahsetmeliyiz. Olduran ile oldurulanın müştereken içlenmesi[2] durumunda, “atma” olayını hangi bağlamda konuşmamızın doğru olacağını düşünüp bilmemiz istenmektedir. Varlığımızı olduran Ruh ile Biz’liğimizi teyit ederek, Hayy sesinde konuşanla duyulanın, hitap edenle hitabın Bizliğini ve Tekliğini, yani Tevhidî Hakikatin gerçekliğini nasıl kanıtlarız; akıl yürütelim.

Tevhidi Hakikat

Varlığının başında, diriliği için insana “üflenen” Ruh’u[3] Allah’ın göresiz (bâtın) niteliğidir ve her birimizin Oluluğudur (bkz. s. 24). Ruh her an bizimle Bizlidir; Bizliğimizdir. Konuşan Kendisi (Hû), konuşulan yine Ruhunu bahşeden Kendiliğidir (Zat’ıdır). Kendiliğin Tekliği, müştereken kucaklayış metaforuyla anlaşılabilir. Kucaklaşmaların Hâkimi, kucaklayanla kucaklananın birlenikliğini sağlayan Zat‑ı Zat’ımızdır.Karşılıklı sarışmayla beliren vaka, ikilemin silindiği olgu müştereken içlemedir; aynı zamanda ayrılık zanlarının sonlanmasıyla andaki birlenikliktir.Burada, öne çıkan “içlenme” olayı (ikilemli dünya perspektifinden bakarak) dahil edilme olarak anlaşılmaya müsaittir. Ancak “dahil edilme” bir noktada ikilemli bir mana taşımaktadır. Yanıltıcı ikileme yer vermemek için, dahil edilme yerine “birlenme” (anlatılmak istenen tevhidî) hakikate daha yakın bir manadadır. Ancak, bu terim de hala ayrı kalmış bir tarafın “birlenen” olduğunu ima etmektedir. Bunlara alternatif olarak biz, “içlemek” filini tercihen, bir şeyi kucaklayan, o şeyin dışta (ayrı) kalmasına kıyamayan bir titizliğin (vera’ı[4]) ifade edilmesini istiyoruz. Dolayısıyla “müştereken içlenme” nosyonu “iki” şeyin aynı anda birbirine kaynaştığı ve birlikteliğin dışı olmadığına vurgu yapmaktadır. “Aynı anda” olma gerekçesi zaman ikilemini yok etmesi bakımından esastır. Parçalı görüşün bitmesini dileyen, ayrılığı veya ayrılık zannını sonlandırma niyetiyle yapılan tevhidî “vurgudur.” Söz gelimi, söylenen söz ile bu sözden anlaşılanın tek hizada uyumlu ve anlam  bakımından farklı olmaması böyle bir şeydir. Söz söyleyen kişiyle sözü anlayan kişinin manada ayrı kalmaması ve sonuçta, tek anlam içeriğiyle müştereken müsavi olması halidir. Başka bir örnek: değneğin iki ucunun müştereken “uçluk” etiketinden sıyrılması ve beraberce tek bir birime (değneğe) ait olduklarını aynı anda görmesi de böyle bir şeydir. Bizim terminolojimizle, müsavilenme noktasında ortaya çıkacak “birliktelik,” başkalığı ve bölünmüşlüğü bertaraf edebilir bir bilinç ortamı (tek şuuru) yaratmaya yöneliktir. Bu suretle her türlü algılamanın ikilemsiz şuurla gerçekleşmesi, birliğin anlandığı noktadır.

Etki‑tepki arasındaki ikilemin bitimi, etki ve tepkinin müştereken birbirlerini içlemesi ile mümkün olabilir. Etkinin tepki yokluğu veya tepkinin etki yokluğu hangi şartta mümkündür? İkilemin bitimi ile tek referans noktası (kendiliğin) kalması, yani etki‑tepki ayrılığının (kendiliğinde) silinmesi, göreliğin bütünde yokluğudur. Görelikle başlayarak göresizliğe doğru referansları hiçleyen hareket (yani soyutlama) neticede görelik açısından bir retro-etkilenmedir.[5] Geçmiş arınık “doğum” halimizi (ileri) geleceğe transpoze ettiğimizde,  şu anın somut bilincine soyutluğun (geri) dönüşünü bir saflaşma, yani retro dönüşüm olaraktefsir edebiliriz. Böyle bir “ileri geri” arası zaman ikilemini silen simetriyi (yansı görüntüyü) duyulama, tabii ki şuursal bağlamda, soyut ve somut bilincin müştereken içlenmişliğinde olasıdır. Bu da kendini deneyim üstü aşarak (“self-transcendence,” bkz. s. 127) gerçekleşecektir.

İlahiyat Dili

Emelimiz, müspet bilimlerin hayatımızda ağır bastığı günlerde İlahî Hakikatin gerçekliğininanlatımında kullanacağımız kelime ve ifadelerimizi titizlikle seçmek ve anlamlarını bağlam karışıklığına batırmadan açıkça iletmektir. Bunun için özellikle ve tekrarla kendimize önerdiğimiz husus şu olmalıdır: Hakikat resminin tamamlanmasına yönelik “yapboz parçalarının” tanımlanmasında kullanacağımız ilahiyat dilinin uyumluluğunun sağlanmasıdır. Bu bölümde “müştereken içlenmişlik” kavramını anlatmaya çalışırken ele alacağımız yorumlara ilaveten gereken,  ilahiyat bağlamında öne sürülecek görüş ve açıklamaların bütününde, Hakikate sadık kalınması ve İlahî Tekliğin (ispata dayanmadan) teyit edilmesidir.

Düşüncelerimizde hiçbir gerçeğin “dışta” kalmaması, dolayısıyla her şeyin olduğuyla gözetilmesi ve böylece, nasibince bilincimize serbestçe katılabilmesi sağlanmalıdır.  Beşerî ve bâtınî alanı (bu ve “öbür” denilen dünyaları) müştereklikle ve aynı anda dikişsiz ve yekpare bir izlenimle iletmemiz, Hakikate sadakatle ve adalet ilkesi koşullarına bağlılıkla mümkündür.  Bunun için, hayatımızdaki gerçekleri duyulatabilecek teslimiyetçi[6] objektif tavrı[7] ilk önce kendimiz için (aidiyetlerimizle) tanımlamalıyız.

Hayat, ilksel kaynak Hayy’ın akışı ve akarken şekillenerek Kaynak’ın kendini yansıtmasıdır. Dikkat edilirse, bir önceki cümlede “Hayat, ilksel kaynaktan Hayy’ın akışı…” ifadesi yerine “kaynak Hayy’ın akışı” yazılımı tercih edilmiştir. “Kaynaktan” denilmemiş olmasının maksadı, “kaynak” ve “kaynaktan akanın” ikilemli anlamından uzak kalarak hakikatin ayrıştırılmasına sebep olmamaktır. Bu ince nokta ihmal edilirse, olunum bilimi açısından Teklik kavramının yorumunda yanılgılarına yol açacaktır ve her zaman ki gibi, açmaya da devam edecektir. Kullanılan dil her zaman için İlahi Aidiyetin tekliğini ve devamlılığını teyit etmelidir.

Hakikati parçalayıp ayırmaya ve bölmeye kalkışmadan Tekliği temelden, saflığıyla edinmek için tevhit anlayışına has birleyici şuurla hareket etmeliyiz. Çünkü amacımız neticede: bütünlüğüne[8] takvayla yaklaşarak, arınık anda Birliği kendimizle deneyimlemek suretiyle hayat Bağışlayanı Hakk’ıyla yaşamaktır. Amacımız, Kendiliğin Biz’liğini hepimizin aynen birlik içinde varlığımızı taktir ettirecek ve eşitliğimize duyarlılıkla birbirimizin kıymetini ihlal ettirmeyecek, sevgi ve şefkat dolu beraberliğe teslimiyeti gerçekleştirmektir.

İlahen Sahiplenilmek

“Nerede olsanız sizinle beraberdir.”[9]

Hayatta her türlü sahiplenme esasta bir içleme ve müştereken içlenme olgusudur. Bu savımız, ilahiyat bağlamında tevhidî çerçeveyle şöyle anlaşılmalıdır: Yaradan Kendine ait kılarak seni‑beni sahipleniyor: Hakikat, bütün aitlere istisnasız “Biz” diyerek Tekliğiyle (dışı olmayan) içte anlam veriyor. “Biz, ona [sana] şah damarından daha yakınızdır”[10] sözüyle sahiplenildiğimiz berraklıkla belirtiliyor. Sahiplenildiğimizden ötürü de, Sahip’in lütfuyla kutsallık niteliğine sahip ediliyoruz. Allah’a aitsek, Zat’ının hakikati bağışlanarak sahiplendiğimizle birlenik, sözde “dahil” ediliyoruz. Sahiplenilmiş olmamız hasebiyle hiçbir zaman kaybedilemez öz hakikatimizin Oluluğunu bilerek: Biz’liğimizin temeli aynı anda Hakikattir diyoruz. Dolayısıyla, her ırk ve dinden uluslara ait tüm halkların ve onları besleyen doğanın müştereken Oluluk niteliğiyle içlenildiklerinden yaradılışı Biz hakikati olarak görebilmeliyiz. Her zaman için mantıken beklenen bu olmalıdır, çünkü Hakk’ın sahipliği Kendiliğinden, Oluluğu da Kendiliğidir. Bizliğimiz bilinciyle Allah Hakikatine varlıkları mahiyetiyle teslim olduğumuzda, öğreneceğimiz kutsal mana KendiBiz hakikatine ait olacaktır.

Hakikatin Oluluğu hepimizin Oluluğudur. Bahşedildiğimiz bu aidiyetle Allah’ın bizi sahiplendiğini, bu aidiyetin değerini ve anlamını idrak edebilmemiz müştereken içlenmişlik bilincine dayalıdır. Bu bilinçle, dini‑ruhanî çabalarımızda münezzehlik ilkesi ışığında yönlendirilmemiz sayesinde Hakikatin soyut bilincine kavuşturacak yolda emin adımlarla yürüyebiliriz. Bu demektir ki, “ahirete” eriştirecek yol, Olu’ya kulluk adına teslimiyetin mana katacağı sadakatle döşenecektir. Sadakat doğruluk niteliğinedir.

 İç İçelik

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et.”[11]

Üstteki ayet meali için şunu söylememiz uygundur; isteyerek “ahiret yurdumuza” varıp anlandığımızda, “Allah’ın bize verdiğinin” hem münezzehlik, yani ahiretniteliği Oluluk ve hem de dünya nimetleri ile aynı zamanda iç içelik yarattığıtaktir edilebilir. Müştereken içlenmişliğimizden ötürüdür ki, birliğin haberdarı, her anda olduran Hayy hakikati, iç içeliğin nedeni Oluluktur. Biz bu nedene, inkâr edilemez (olusal) sahipliğin sonucu “İlahî Aidiyetimizdir” dedik. Hû, Oluluğun yarattığı kaçınılmaz aidiyeti eşit olarak her birimizle paylaşmıştır; kalite, derece ve miktar gözetmeksizin, karşılıksız ve şartsız sahiplenmemize sebep olmuştur. Allah’ın bize ihsan ettiği akılla şunu söyleyebiliriz ki, her şeyimiz Allah’ındır!

Sahiplik denklemi oldukça sadedir: “Sahip olduğumuzla sahipleniriliz.” Aynı sadelik, “sahiplenilerek sahip oluruz” şeklinde de ifade edilebilir. Ruhani bağlamda sahiplik olayında gözlemlediğimiz bu iç içelik nedeni, sahip olunan ile sahip edenin Oluluğudur. Hayy sayesinde şartsız sahiplenilmiş olmamızın olusal manası: Hayy bize hayatı sahip ettiği gibi, hayat da bizi Hayy’a ait kılmıştır.

İnsan durumunun uyumlu bir şekilde, değişik mevcudiyetlerle teşekkül ettiğinin berraklıkla teşhisi ancak müştereken içlenmenin Oluluk bağlamında anlaşılmasına bağlıdır. Ayette geçen atış olayında karşılaşılan: Atışın, toprak atan kişinin fizikî mevcudiyetinin aynı anda ruhanî mevcudiyetiyle iç içe örtüşmesi haliyle gerçekleşmesidir. Fizikî ve ruhanî mevcudiyetlere ilave olarak, atışlara etki yapabilecek diğer iki (zihni ve vicdani) mevcudiyeti de unutmamalıyız (bkz. sayfa 54).

Sizi ilkin yarattığı gibi, yine O’na [Hu’ya] döneceksiniz.”[12]

İlahî Aidiyet saydığımız Oluluğa dönerek, deneyimlenmesi sonucu anlaşılacak olan, kısa bir süre için de olsa, göresizlik bağlamında bu Aidiyetinezelî Hayy Hakikati olduğudur. Bu ezeliyetin[13] anlanışı, yani Hayy göresizliğinin kişiyle bilinçlenmesi, eksikliğimizin nedeni olan ayrı “damla” zannından bizi kurtaracaktır. O vakit ortaya çıkacak gerçek, ‑ruhanî bağlamda‑ dirilik niteliğine sonsuza dek “Okyanus” kimliğine sahip olduğumuzdur; bu sahiplik birey için sadece yaşamla sürer olsa da, Biz için ebedidir. Dolayısıyla bireysel cehaletin sürdüreceği ruhanen “ölmüşlük” sona erdiğinde, olusal bağlamda yeniden  (ahiret dönüşü) “doğuşun” Biz kapsamında ne anlama geldiği bilinecektir. Varlığın sonu gelmeden başa dönmek! Bu değil midir mutluluğun en kalıcı olanı?

Tek bir an için(de) zamanı durdurmak, yani yaşarken saf mevcudiyetimizin ezeliyetini deneyimleyebilmek; kutsallığı keşfetmek her birimiz için neden mümkün olmasın?

Saflığımız

Göresizliği hakkıyla değerlendirmemiz ve iç içelik durumunu daha derinlemesine kavrayabilmemiz adına, saflığın manasını doğru tanımlamamız ve bu hali iyi anlamamız gerekir. Ruhani saflığın göresizlikle müsaviliğini göreli becerilerle, zihne güvenerek takdir etmemiz veya anlamını kavramamız mümkün değildir. Bunun nedeni; göreli niteliklere sahip her bağlamın, göresizlik niteliğine sahip ayrı bir bağlama kesin ve uygun veri sağlaması mümkün olamayacağıdır. Herhangi bir bağlam içindeki durum, anlamını bağlamla kazanacağından, ikinci bir bağlamdaki duruma katkı bilgi kirliliğine yol açabilir ve anlam karışıklığına neden olabilir. Söz gelimi, annelik bağlamında “sevgi” duygusu ile eşlik (karı‑koca) bağlamında “sevgi” duygusu, anlamları bakımından bağdaşamaz. Aynı ilke üzerinden giderek düşündüğümüzde, vicdanî bağlamdaki adaletle, ruhanî bağlamdaki adaletin birbirinden ayrı “alanların” manalarına sahip olacakları tahmin edilebilir. Mana ayrılığı umursanmadığında ve uygulanmasına müsaade edildiğinde, vicdani bağlamın ruhani bağlama veri katkısı, yanıltıcı olabileceği gibi yanlış (epistemik) sonuçlara vardıracaktır. Sevgi veya adalet duyguları için olduğu gibi, göreli bağlamlı deneyimler de birbirinden farklı ve bireye özel ayrılıkta olacaktır. Dolayısıyla göreli yoldan edinilecek veriler, saf Mevcudu göresizliğiyle bilmemize bir katkı yapamayacaktır. “Katkılar” zorlanarak yaptırıldığında, neticenin gerçekten kafa karışıklığına ve hatalı yargılara yol açacağı taktir edilmelidir.

Diğer bir açıdan, ikilemlik içinde kullanılan göreli referanslara bakıldığında, tabiatlarıicabı göresizlikle bağdaşamamaktadırlar çünkü Teklik göresizliğinden ötürü -Kendiliği hariç- her tür referanstan yoksundur. Bu bağdaşmazlığın diğer bir nedeni, göreli bağlamların ilikli oldukları (gönderge yaptıkları) aidiyetlere özgü nitelikler sayesinde, kısıtlı ilişkiler içinde tıkanıp kalıyor olmalarıdır. Örneğin, herhangi bir şeyin fizikî bağlamlı niteliğinin (örneğin, güzellik) o şeyin zihnî bağlamlı güzellik niteliği ile içlenmişliği müştereken mümkün değildir. O tür bağlamlı aidiyetlerden bireysel deneyim ve edinimle toplanan veriler görelikleri hasebiyle sınırlı kalırlar; dolayısıyla, bilimsel alanda sınırlılık “göresizlik” hakikatiyle uyuşum sağlayamaz. O zaman şu soru akla gelecektir: Kendilerine has aidiyetleriyle iki olgunun tek bağlamda (örneğin, güzellik bağlamında)birbirlerini müştereken içlemeleri mümkün müdür? Hayır! Müştereken içleme ancak bağlamsızlığa (örneğin, göresiz güzelliğe) indirgenebilir. Dolayısıyla “göresiz güzellik” ruhanî bağlamda göreli güzellik ile iç içe, tekil bütünlük halindedir dediğimiz zaman, sözünü edebileceğimiz müştereklik yalnız ve yalnız ruhani nitelikli “güzellik” olabilir. Varlığın göreli güzelliğini olduran göresiz İlahî Güzellik, Hayy hakikati yani Olu aidiyetimizdir. “Tek” olması koşuluyla buna “Olu güzelliği” de diyebiliriz.

Oluluk – Olu güzelliği

Olduran ile oldurulanın müşterekliği ancak, Tekillikle ruhanî mevcudiyet için anlamlıdır. Bunun dışında her şey ayrılık, çoğulluk ve başkalık içindedir. “Ayrılık, çoğulluk ve başkalığa” bilinçsel olarak son veren Tekillik halidir; Kendine öz bağlamsızlığa sahiptir. Teklik kavramı sadece Kendiliğinden ötürü, yani ayrılığı, çoğulluğu ve başkalığı olmadığından dolayıdır ki, göresizdirve bağlamsız Hakikattir diyebilmeliyiz.

Göresiz “bağlam” bağlamsızlıktır; sınırsızlığı ifade eder. Sınırsız olan kendinden başka (sınırlı) bir bağlamla örneklenemeyeceğinden, sınırlı ve çoğul‑olanla anlatılamaz. İç içelikle, ikilemli çizikler yokluğunda, sahip olunanla sahip olan birdir; aynıdır. İkilemin bitik noktasında, sınırlar silinmiş, ayrılıklar kalkmış, başkalıklar sonlanmış ve özetle; görelik bitmiştir. Bu demektir ki, göresizlik, bütün yabancılıklardan ve başkalıklardan arınık “Olu güzelliğindeki” saf mevcudiyetimizdir.

Teklik niteliğiyle bağlamsızlığın ve çokluk içeren herhangi bir dünyevî göreli aidiyete bağlamlılığın müştereken içlenmesi, “müşterek” nokta geçerli olmayınca, mümkün değildir. Hayy ve dünya hayatının (göresiz ile görelinin, yani bağlamsız ile bağlamlının) müştereken içlenmişliğinden bahsetmek ancak her şey için geçerli ve müşterek ayniyet noktası; Olulukla olasıdır. Her an, her birimizle müşterek olan göresizliğimiz, yani bağlamsızlığımız ve saflığımız: Oluluktur.

Yaratılış: Göreliğe Dönüşüm

“Bilmiş ol ki yaratmak da, emretmek de O’na mahsustur.”[14]

Göresizliğin göreliğe bürünüşü, yani Yaradan’ın soyut olunumu yaşama (ç)evirmesi, Olunun Bizle oluşuma akışıdır. Allah’ın bir şeyi varlaması, Kendiliğinin Oluluk özünü olunum yoluyla nesnel somutluğa dönüştürmesidir. Saf Oluluğun olunumla maddeye bürünüşü haliyle Kendiliğin varlanmasıdır. Varlanan, Allah’ı yaşamaktadır.

“Bu suretle sizin için işitmeyi, görmeyi ve kalpleri meydana getirdi!”[15]

Üflenen Oluluk-Nefesiyle göresizlikten göreliğin şekille tezahürü yaradılıştır. Yaratılan şey, İlahî Kendiliğin Kendini biçimlemesinin madde ile ölçülebilir bedensel ifadesidir. “Yokluktan varlantı” konu olduğunda hatırlanmayan ve sözü edilmeyen, hakikat denklemindeki nüve: İlahî Oluluktur. Unutmamalıyız ki Oluluk, yokluk içinden nesnel âlemdeki varlanmanın kaynağıdır. Hayat veren Hayy’ın insana ve her yaratığa üflediği Ruh’u, olusal dirilik bağışlayan göresiz ve ezelî nitelik Oluluğudur. Antrparantez, şunun da farkında olmalıyız ki, somut olunum bağlamında bahsi geçen yokluk (veya varlık) kavramının göresizlik bağlamında, yani bağlamsılıkta anlamı yoktur ve olamaz.

Kelebek: Dönüşüm ve Devamlılık

Bilinç bağlamında: Görelikten göresizliğe “geri” erişim, ruhanî bilinç bağlamında metamorfik bir dönüşümü temsil eder. Kelebeğin tırtıldan kanatlı hale geçişi doğal bir trans‑oluşum (aşkınlık) örneğidir. Tekrarla dönüşerek “başa” geçişler aynı zamanda Olunun kesintisiz devamlılığını sergiler; herhangi bir şeyin formu veya biçimi değişse de, Hayy olarak o şeyin öz mevcudiyeti Oluluktur; sonu gelmez tek akışı temsil eder. Oluluk hiçbir an olandan ayrışamaz, çünkü müştereken içlediğinden Kendiliğini sıyıramaz; özdenliğini ifade eden, zaman ve mekân berisinde göresizce ve sonrasında görelikle, her şeyle müştereken içlenmişlik Kendiliğin olunum hakikatidir. Saf mevcudiyetiyle, Oluluk soyut olunumu temsil ederken göresizliği, nedensizliğiyle[16] yetiniktir.

Nedensizlik

Nedensizlik nosyonunun, kavram olarak müsbet bilim geleneklerine ters düşeceğini biliyoruz; bu beklenmelidir, çünkü o tür bilimin[17] varlığı, göreli insanın mantığını (rasyonalitesini) ikna ve entelektüel (anlaksal) ihtiyaçlarını tatmin etmeye dayalıdır. Bilim, olguyu açıklamayı yeğlediğinden, oluşumların başlangıcına ait “nasıl” ve giderek “neden” sorularını cevaplamaya odaklanmıştır. Öbür taraftan zihnî bağlamda, İlahi Kendiliğin nizamı mantığımızı tatmin edecek nedene veya sebebe ihtiyacı yoktur ve ihtiyaç da duymaz; ihtiyaç insana has göreli bir olgudur. Her türlü ihtiyaçtan kurtulmak, İhtiyaçlar Hiyerarşisinin zirvesine ulaşılmasıyla mümkün olacağını bir sonraki bölümde Şekil 7 üzerinden açıklanacaktır. Burada takibi gereken püf nokta, şu sorunun doğru anlaşılması ve netlikle cevaplanmasıdır: Kendiliğini göresizliğiyle bizim için sanki gizlemiş Hakikate nasıl yaklaşıp, arınık şuurla dokunarak ilk elden birlenme yoluna girebiliriz?

Etrafımızda olup bitenlere, beklenmedik anda patlayarak başımıza gelenlere ilahiyat bağlamında anlam biçmek, sebep ve niyet etiketlemek ancak bilimsel tefsir sayesinde sonradan mümkün olabilir. Allah’ın (göresizliğiyle) “niyetini” öncesinden bilmeye insan aklı yetmez, çünkü niyet eden başka bir iradedir ve daha önemlisi, o irade Kendiliğinden ötürü göresizdir. Niyetin güdüsünü ve ereğini bilecek ancak niyet eden olabilir. Ne olup bitmişse, biz sonradan tefsirsel ve mantıksal bağlarla niyetin mahiyetini kestirmeye çalışabiliriz. Allah adına Hakikati konuşmak; bu hassas bir dengeyle bilgelik meselesidir. Nedenler ancak “içeriden” bilinebilir. Dışarıdan sadece tasavvur ve tahmin olasıdır; dolayısıyla büyük ihtimalle uzaktan, ayrılık zannında olan için  yanılma tehlikesi de yüksektir. Bu konuda, vahiy devreye girerek “içten,” neden ve niyet sorularını “dıştakilere” cevaplayabilir genel bilgi derinliği getirmeyi güder.

Her birimiz için olduğu gibi, dünyası göreli insan için “içeri‑dışarı” veya “içi‑dışı” ikilemi vardır ve bu olağandır. Sadece “içi” olan Kendiliğin ikilemi olamayacağından,  sebep ve niyet (dışardan) bahsedilemez. Hu, Kendi ne dilemişse, öngörmüşse ne tasarlamışsa o “tekil-içe” uygunlukla olacaktır; olan öyledir, çünkü hüküm Olduran iradenindir.[18]  Böylesi göresizliğe baş eğmemiz veya baş eğme temayülümüz yanında, aksine göreli aleme bağlanıp aşırı gururlu egolarımız bizi ikilem içinde paralize etmemelidir. Uyum için her şeyin Olu Hakikati ile, olduğuyla denge içinde bulunma niyeti ve sonucu hakimdir; adiliyet her olgunun temelindedir. Sözün başı ve sonuna hakim: ilkeler ve kanunlar öylece Kendiliğindir. Şaşmadan, Hakikatin  hükümlerine nedensizlik adına teslimiyet uyum ve nizam adına esastır. Bu uyum ve nizam için(de) kendini boyayan tuvalle Hakikatin resmi, Allah’ın 98 diğer ismi ile tasvirlidir.

Parçalara Ayırıp Bölmek

Sayfa 54’de bahsettiğimiz dört tür mevcudiyetin her biri kendi başına farklı nitelikleriyle ayrı görünmesine rağmen birbirleriyle örtüşen bütünlük halindedir. Sembolleri aracılığıyla insan zihninin yapısı icabı, mevcudiyete ikilemle bakarak, aslında bütün olan Hak hakikatine ayrıntı ve incelik getirme ihtiyacını yaratmıştır. İnceleme ve analiz yoluyla veri edinme ve bilgilenme bu ayrıntılamanın (örneğin, bölerek parçalara ayırmanın) amacıdır. Ancak şu unutulmamalıdır: İnsanın, öğrenebilmesi için hakikati sanal parçalara ayrıştırma geleneği ve alışkanlığı, her şeye bir isim verme doğasıyla ortaya çıkarmıştır.

Dünyamızda göreli bağlamlarla karşılaşılan (örneğin, fizik bilimini ilgilendiren konularda) doğal sayılabilecek bölme ve ayırma eğilimi, maalesef ki İlahî Tekliği bütünlüğüyle öğrenip anlamamıza engel teşkil etmektedir.[19] Bizi etkisi altında tutan doğayı öğrenirken kullandığımız yöntemler, insanın dünya görüşünü geri dönüşsüz şekilde parçalamakta ve adlandırmalar eşliğinde birimlere ayırıp hakikati sınırlamakta ve sonra birleştirmeyi beceremediği için de bilinç dünyasını kaotik düşünsel durumlara sokmaktadır. Mevcut aidiyetlerimiz, temelde “Biz” hakikatiyle müştereken içlenmiş olmalarına rağmen görelikleriyle yaratılan ayrıntılar göresiz görüşe mani oluşturmaktadırlar. İsim takmanın sembollü aracılığıyla iç dünyamız detaylanırken, bireye göreli öğelerin incelikleri doğal olarak müştereken içlenmişliğin deneyimini zorlaştırmaktadır. Bu ahval içinde, göresizliğin deneyimini gerçekleştirecek ikilemden sıyrılmış temiz aklın doğmasının, yani zihni göreliğin tutsaklığından kurtulma beklentisi gerçekçi olmaz.

Bir sonraki bölümde, göreliden kesin bilgiye erişimi Bilgilenme Piramidi basamakları üzerinden giderek temiz akla nasıl erişilir ve bilgi kaynağıyla hangi şartlarda bütünleşilir; bunları inceleyerek araştıracağız.


[1] Kur’an 8(88): 17.

[2] Müştereken içleme: Mütekabiliyet, karşılıklılık.

[3] İngilizce: spirit; Eski Türkçe: tin

[4] Vera’ı: Takvanın ileri derecesi. Bilmediği ve şüphe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip günah olabilecek her şeyden çekinme, hatta helâl ve mubahların ihtiyaçtan fazlasını bırakmak hâleti.

[5] retro-causality

[6] Biat ve teslimiyet kavramlarını farklı bağlamlarda kullanma eğilimindeyiz.

[7] Bu aynı zamanda müspet bilimsel bir tavırdır.

[8] “Bütün” dediğimiz parçalardan oluşmuşluk değildir. Parçasız Teklik Kendisidir.

[9] Kur’an 57(112): 4

[10] Kur’an 50(34): 16.

[11] Kur’an 28(49): 77.

[12] Kur’an 7(39): 29.

[13] in-finite-ness

[14] Kur’an 7(39): 54.

[15] Kur’an 32(75): 9.

[16] Nedenler göreli aleme aittir.

[17] science

[18] Kader ve kısmet kavramları nedensizliğe cevap arayışı için vardırlar.

[19] Fakat engelin etkisiz hale getirilmesi de zamanla göreli bakıştan sıyrılmakla mümkündür, bkz. s. 171.