KB – Giriş

GİRİŞ

Hz. Yunus Emre’nin,

“Bir Ben vardır bende, benden içeri”[1]

sözünde dikkatimizi çeken “Ben” terimi, kutsallığını keşfetmeyi gözlediğimiz öz hakikatimizi isimlendiriyor. Konumuz olan keşif bağlamında İlahî Hakikat ile olan insan bağımızın incelenmesi ve kutsallığın getirisi olarak kalıcı mutluluğunun hangi yollardan sağlanabileceğinin saptanması kitabımız gayeleri başında geliyor. İncelemelerimiz Kur’an’ın çizdiği yolda ilerleyecektir. Çabalarımızın özellikle bireyin hayat kalitesini yükseltmeye ve yine bireyin düşünsel ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olması tarafımızca önemsenmiştir.

Mutluluk

Her günün mutluluğu değişik faktörlere bağlıdır; derecesi zamanla artıp azalabilen, manen yükselten ve bazen uçuran geçici duygudur. Kişiye kalıtımla aktarılan başlangıç, doğuş sonrası haricî koşullara bağlı faktörler ve giderek kendi iradesiyle tuzu biberi ayarlanabilir türden farklılıklar mutluluğu olumlu yönde (geçici olarak) etkileyebilir. Mutluluk dışta, yani dünyada veya içte, yani ahirette aranabilir. Şu da söylenmelidir ki: hakiki “kalıcı” mutluluk bu iki alanın ‑dünya ve ahiretin‑ iç içeliğinde yaşanan hakikatin tadıdır. Dış faktörlere odaklanarak daha çok para kazanmak, aile kurmak, sosyal ortamlarda saygın olmak, kişi ilişkileri ağları yaratmak, bilgeliğini arttırmak, kendini tanıtmak ve dinî anlamda itikatla akideleri tamıyla yerine getirmek türünden[2] çabalarla manen ve madden zenginleşerek mutluluğun çoğalacağını zannedebiliriz. Ancak şunun da farkına varmalıyız ki: şartlarla erimeyen, değişmeyen ve her şeyden bağımsızmutluluk başka türden bir olgudur.

İnsanın en üst emelinin mutluluk olduğunu var sayarak zikredelim ki, insan topluluklarının barış içinde tercihen ahenkli yaşamı sahiplenişi ancak ve ancak toplumu oluşturan bireylerin kanaatkar yaşantılarının külliyatında mümkün olabileceğini anlayabiliriz. Her birey, yaşantısıyla ve ruhani bilimsel şuuruyla kutsallığını keşfetmesinin önemine ve Hakikate aidiyetini öğrenmesine samimiyet ve ilgiyle eğilmelidir. Giderek, esenliği adına, kendi varlık şekliyle Hayy bütününden ayrı kalmışlık zannının sonlanmasının gereğini ve faydalarını anlamalıdır. Hakikat bilincinin teminatı kalıcı mutluluk olacağı görüşündeyiz.

Özgür Evriliş

Şimdi veya sonra, çocuklarımız ve torunlarımız dahil, nesiller boyunca hepimiz için arzulanan aşama:her yönüyle insanınkendini gerçekleştirip kutsallığını keşfetmesini kolaylaştıracak, teşvik edici öğretim desteğini görmesi ve böylece özgürce evrilmesidir. Bu evriliş, ömür boyu devam edebilir bir “kendini bilme” sürecidir; yol boyunca nimet olarak kabul ettiğimiz Yaratan’ın bahşettiği potansiyellerimize mutluluğumuz adına ulaşma çabamızdır.

Yaşam içinde her bireyin şahsına has ihtiyaçlarına[3]bağlı bir zaman cetveli çerçevesinde mutluluk[4] edinme tarzı tercihi olması beklenir. Her hangi bir farklılık gerçeğine uyulması muhakkak ki kişinin her yönde özgür kalabilmesini gerektirecektir. Özgür iradesiyle kendinitam manasıyla gerçekleştirebilmesi ve giderek“kurtuluş” anlamında kendini deneyim üstü aşabilmesi, hem ailesi hem de başkaları için mutluluk ve barışıklık kaynağı olabilmesine vesile olacaktır. Kişisel evrimini düşünerek (ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak) seçeceği rotanın tanımlanmasını kendiliğine sadakatle yapacağından emin olabiliriz.

Aydınlanık Yol

Bireyin güveni, huzuru ve özgürlüğü ile mutluluk umuduna dayadığı yaşantısının gerçekleşmesi: ancak okuyarak, akıl sürdürüp, birlik kavramını taktirle bütünleşip Olu hakikatini anlayarak ve şaşmadan evrensel gerçeklere sığınarak, yalnız bilimle aydın takva döşeli yolda yürüyerek mümkün olabileceği kanaatindeyiz. Bu yol boyunca bilgeliğini arttırarak, hikmet sahibi olarak her kimsenin kutsallığını keşfetmesi Olu için hizmet sayılacaktır. Bundan ötürü keşfin dinî bakımdan önem taşıdığına inanıyoruz.  Dolayısıyla amacımız, birey bazında pozitif psikolojik değişime neden olabilecek teozofik[5] görüşleri paylaşmak ve iyilik niyetiyle dinen spiritüel yönde makbul ve istikrarlı katkılar sunmaktır. Bu katkıların sosyal ilişkilerimizde toplum uğruna takva sayesinde barışıklığı ve huzuru sağlamasını dileriz.  Ayrıca bizim için bunun bir kulluk görevi sayıldığını da belirtmeliyiz. Bu görüş doğrultusunda, bizleri yaratan Hakikate saygı ve sadakati en önde tutmalıyız. Bunu da yaparken, takip etmemiz gereken, en değerli niteliğin doğruluk adına takva olacağını tekrarla hatırlamalıyız.

Takva

İslam ansiklopedisinde takva kavramının tanımı şöyle yapılmış: ”Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen; Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan; Günah işlemeyen; Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın rızasını gaye ve maksat edinen.” [6]

Mutlu bir hayat, olasılıkla, her gün ve her an kutsallığımıza neden olan kaynağın, sessiz sözlerle ve şekilsiz düşüncelerle zikredilmesi ötesinde, eylemlerimizle şahadet edilmesine bağlıdır. Bundan ötürü davranışlarımızla takva eşliğinde, her an elimizdeki, zihnimizdeki ve vicdanımızdaki adiliyet terazisi dengelenmelidir. Böyle bir tavır kesintisiz devam etmelidir ki her kimsenin mutluluğu adına her fırsatta onlar için ideal olan denenmelidir. İlkelerden ödün vermeyen takvalı tavır yazı ve söylemlerimizde, bireyler arasında hiçbir dinsel, ırksal, cinsel ve ideolojik farklılık gözetmeden ve bir kardeşlik anlayışı içinde sürdürülmelidir.

Takvalı disiplinle hareket, Allah’ın her insan için layık gördüğü haysiyet ve eşitliğin ihlaline fırsat vermeyecektir. Kutsallıkları unutulmadan muamele görmelerine özen gösterilmesi için Kur’an’da geçen “Biz” terimiyle vurgu yapılan bütünsel hassasiyet eşliğinde yaşamın sürmesi sağlanmalıdır. Bu yönde ancak ruhani bilinç, ilkelerin güçlendireceği takva sayesinde gelişip doruğuna erecektir.

Bu kitabımız, çabaların takva döşeli din yolunda daha emin adımlarla ilerlemesi ve (zihinsel) engellere çözüm getirmesi adına yeni bir yaklaşımla “nasıl” türünden sorulara odaklanacaktır. Dinî aşamalara destek olma konusunda baştan cevap bekler sorular: Kutsallığımızın keşfini nasıl gerçekleştireceğiz? Bu yönde İlahî Hakikate kavuşarak en deriniyle gerçeği “görmek”[7] mümkünse bunu nasıl becereceğiz? Böyle bir görüş yardımıyla saf mevcudiyetin gerçekliğini her insanda uyandırabilir miyiz? Anlaşılabilir ifadelerle ama derinliklerinden ödün vermeden, bu tür soruların cevaplarını kesin temellere oturtarak, ruhanî “Biz bilincini” nasıl arttırabiliriz?  

Hayy verisi Oluluğun ruhani ayniyetimizi sağladığı unutulmadan, her ortamda eşitliğin yaşatılması ve her ahvalde korunması bizlerin sorumluluğudur ve bu bizce kulluk görevidir. Bilinmelidir ki, Oluluk yaratılana -her birimize- eşitçe bağışlanmıştır. Çünkü doğuştan, her birimizle içlenmişliği sorgulanamaz, tek İlahî Aidiyetimizdir. Allah bağışı eşitlik ve bu sayede insanın layık olduğu kıymet Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:

“Her kim de bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur!”[8]

Hayy’ın Olulukla garantilediği eşitliğimizi vefasızlıkla ihlal ettiğimiz sürede özgürce evirilmemiz ve bu hedefle umut ettiğimiz mutlu İslami yaşantının gerçekleşebilmesi olası görünmemektedir. Eşitliğe halel, farklılık yaratan ayırımı yakinen gözeten, başkalaştırma çabaları içinde adalet vadedemeyen keyfiyetin paslanmış kantarlarından uzak durmalıyız. Kimseyi farklı özellikleri üzerinden yargılamaya yeltenmeden, başarıları adına özgürce yaşam alanında kadın‑erkek demeden ve her yaştan insanın kendini gerçekleştirmesi uğruna çaba göstermeliyiz. Bunu yaparken kişiliklere (bilhassa gençlere) özgüven katacak ve onları manen güçlendirecek teşviklerde bulunmalıyız ki geleceğin maddi veya manevi fırsatlarını kaynakça birlik adına değerlendirebilelim. Her şeyden önce, şayet ruhanî bağlamda Bizliğimizin bilinci gönüllerde ve yaşantılarda kök salarsa ayniyet yönünde eşitliğimiz sayesinde Hakikati takdir ederek özümseyebileceğimiz kutsallığımızın hepimizi yücelteceği ve mutlu kılacağı kanımızca bir hayal değildir.

Kimsenin, elimizden söküp alamayacağı öz hüviyetimizin kıymeti ruhanî aidiyeti eşliğinde anlaşılmalıdır. Her birimizin günlük ilişki ve faaliyetleri dahilinde eksik olmayan ve her şeyin merkezinde oturan İlahî Aidiyetimizin saygın anlamının her an farkında olmalıyız. İnsan kutsallığınınmanasını bilen ve toplumsal barışıklığın devamını o mana adına sağlayacak ilkemiz adiliyettir, yani hakikate sadakatimiz en ön koşulumuzdur. Bu kıstas eşliğinde, tevhidi bütünlüğün, yani madde ve mananın birlenikliğinin ilk elden deneyiminin önemini teozofik bir çalışmayla araştıracağız. Bizi kutsallığımıza şahit kılacak keşifle anlaşılacak kurtuluş olayı, dünya ve ahiret hakikatlerinin (bu ve “öbür dünya” tezatlarının) birbirlerini müştereken içlemiş[9] halini bize ifşa edecektir. Bu deneyimle “benden içeri Ben” özümüzün bilincine ilk elden varış ve akabinde gerçekleşecek dini aydınlanma, inşallah her birimize nasip olur.

Vahiy

Varlık bilimi[10] açısından bakıldığında ilahiyatta görülen gerçek:  dünyevî vasıtalarla erişilemeyecek ruhanî olusal bilgilere tinsel yoldan ulaşılması ve böylece insanların ruhanen aydınlanması tarihsel olarak vahiy olayıyla gerçekleşmiştir. Mevcudiyetinden emin olduğumuz ruhanî Nefes alanından gelecek veriler yani ahiret gözlemleri vahiy kanalıyla iletilerek, ilahiyat öğrenimine Kur’an ve diğer kutsal kitaplar aracı olmuşlardır. Hz. Muhammed’in (s.a.v),

“Sizin bilemeyeceklerinizi Allah’ın vahyi ile biliyorum”[11]

ifadesinden anladığımız, herkesin sahip olmadığı bazı bilgilere ve erişemediği veri kaynağına biz ancak İlahî Lütufla erişerek sahip olabiliriz. Bu açıdan bizim uğraşımız, dünyada, ahirete varış öncesinde, varlığımızla ruhanî Mevcudu kesintisiz her an yaşadığımızın bilincinde olmaya yöneliktir. Her an erişebileceğimiz ruhanî bilgi kaynağını örten/perdeleyen içimizdeki engelleri etkisizleştirmek suretiyle ilahiyat gerçeklerini ve halihazırda varlığımızla her birimizde mevcut kaynağın “Ben” olduğunu bu kitabımızla açıklamak istiyoruz.

Kendimizi olusal bağlamda öğrenerek Allah’a kavuşmanın kabil olacağı tarihsel[12] ve kadim bir gerçektir; bilmeliyiz ki bu ihtimal bugün için de geçerlidir.

“Biz, ona şah damarından daha yakınızdır.”[13]

Kaybolması mümkün olmayan, her birimize şah damarımızdan daha yakın olan “Bizi” nereye bakarak “buluruz”? Hangi şeyin üstünü açar da “aranılan buradaymış” müjdesini veririz? Nefsimizi hiçe sayıp İlahî Kendiliği ve böylece “bizden içeri” Hakikati tanıyarak, ne zaman her birimizdeki “Ben’e” “Biz” olarak hitap edebiliriz? Bildirmek isteriz ki, her insan için Hakikat olan İlahî Veri, Nefestir. Bu Nefesle ayniyetimiz Ruhtur ve Hayy’ın bahşettiği saf mevcudiyet(imiz)dir.

“Nerede olsanız sizinle beraberdir.”[14]

Allah’ın kutsal bağışı kendimizce keşfedildiğinde Zat’ına aitlikten başka bir hakikat olamayacağı çünkü bizimle müştereken içlenilenin Hayy olduğu açıklıkla anlaşılacaktır. İlahî Hayy Verisinin hiçbir mekâna ve/ya zamana “göre” olmadığı ve dolayısıyla bağımsız ve değişmeyen niteliğini önümüze sürmektedir. Keşfinin gözlendiği söz konusu göresizlik kavramı “ahiret” kavramıyla da aynı gerçekliktedir.

Bireyin kendi deneyimiyle göresizlik niteliğinin bilincine ilk elden ermesi, tırmanılması çok çetin, ulvî bir dağın zirvesine erişmeye benzetilebilir. Elinizdeki bu kitap (ve serisi) ruhanî zirveyi hedefleyen yükselmenin, Kutsallığın Keşfi Projesi adı altında sunumudur. Ruhanî anlamda bu yükselme, her birimize bağışlanmış üst kimlik dediğimiz İlahî Aidiyetin bilincine kavuşmak ve Zat’ının “Biz” olduğunu takdir ettirebilir şuuru edinmektir. Projemizin ek bir iletimi de, Kendiliğinin ifadesi olarak, İlahî Aidiyetimiz üzerinden varlığımızın kozmik bağlamını zikrederek birlik adına önerdiğimiz “KendiBiz” kavramını mevcudiyetimizle kutsayabileceğimizdir.

 “Biz” Hakikati

Her yer ve şeyde İlahî Aidiyeti alımlayabilir şuura kavuşmayı sağlayacak olan, yaşantıyla tevhidî Biz hakikatimizdir. “Biz, ona şah damarından daha yakınızdır” denilerek Biz aidiyeti anımsatılarak birey için geçerliliği teyit edilmiştir. Bizliğimizin her yaratık ile ve her an yaşanıyor olduğunun bilincine varış, araştırılması ve Kutsallığın Keşfi projemiz sürecinde aydınlatılması beklenen bir erektir. Ancak insanlık, bilinç bakımından Aden’den (yani İlahî Birlik Cennetinden) kopmasıyla, kendini tekil görmeye başlamış ve ayrılık zannına kapılmıştır. Zamanla insanlık bu zanla giderek cehalete ve dolayısıyla karanlığa düşmüş[15] ve hakikat bilinci bağlamında kelam gerileyerek bu günkü hale gelinmiştir. İlahî Bütünlüğü kapsayan Biz hakikati bilincinden uzak kalınmasının nedeni, insan zihninin doğal göre(ce)li yapısıdır.Bu yapı gereği doğan ve “kaderin başlangıcı” diyebileceğimiz şuursal ikilem, ilahiyat biliminde (teozofik alanda) epistemik bağlamda tevhidi bilince mani oluşturmaktadır. Kutsallığımızı keşfetmemize engel teşkil edecek ruhanî bilgi eksiklerinden, yani İlahî Bilgi kaynağına yaklaşamamakla artan yanılgı ve zanlardan kurtulmalıyız. Dinî niyetlerle takibi beklenen yol üzeri var engellerden arınmak ve spiritüel anlamda yol almak için neler yapmalıyız? Kurtuluş ümidi içinde doğrularla düşünüp bize sahip Hakikate açık olmalıyız ve Kendiliğine teslimiyet ne demektir bunu öğrenmeliyiz.

Bizle Kendiliğin bir olduğunun bilincine ilk elden varılabilmesi ümidiyle…


[1] Hz. Yunus Emre’nin “Bir Ben Vardır Bende” şiirinden alıntılanmıştır.

[2] Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi ögeleri (bkz. s. 116).

[3] Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi için bkz. s. 119

[4] (Seligman, 2013), “Otantik Mutluluk,” s. 45.

[5] İlahiyat felsefesi

[6] TAKVÂ – TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr)

[7] (Arabi, 2003), “İlahi Aşk,” s. 21.

[8] Kur’an 5(110): 32.

[9] (Güralp, 2016), “The Unrelative Truth,” s. 254.

[10] Buna olunum bilimi denmesi tercihimizdir.

[11] Kur’an: 7 (39): 62.

[12] “Tanrının Tarihi,” Karen Armstrong.

[13] Kur’an 50 (34): 16.

[14] Kur’an 57(112): 4

[15] Hristiyan inancı bu durumu “ilk günah” olarak tanımlamıştır.