Felsefe tarihi boyunca üç soru birbirinden koparıldı: Varlık nedir, neye inanılır, inananlar ne yapar. Bunlardan birincisi temel ontolojiye, ikincisi teolojiye, üçüncüsü din bilimine ait araştırma alanlarıdır. Üçü ayrı disiplinler olarak kuruldu, ayrı dergilerde yayımlandı, ayrı kürsülerde öğretildi. Ve tam da bu ayrım yüzünden, üçü birbirinden uzak kaldı; Hakikatin tek zemininde birleşilemedi.
Çünkü ayrım baştan uyumsuz bağlam nedenliydi; onları birleştirecek göresizlik kavramı devre dışı kalmıştı. Ontoloji “varlık bilimi” olarak anlaşıldığında — yani var olanların bir envanteri olarak kurulduğunda — ontoloji felsefesi donar; din onun “manevi şubesi” gibi sarkar; din bilimi de geriye kalan dinleri dışarıdan inceleyen bir antropolojiye dönüşür. Üçü de canlılığını yitirir, çünkü göreli yaklaşımlarıyla hiçbiri olduran Hakikatin yani Olu’luğun saflığına — doğası gereği –değemez; değinemez.
Oysa ontoloji soyut olunum bilimi olarak kurulduğunda — mevcudiyet, henüz nesneleşmemiş akış olarak düşünüldüğünde — manzara baştan değişir. Olunum tek başına kalmaz; çünkü düşünülür düşünülmez, Kendiliğin içinden düşünülmektedir. Ve Kendilik kavramı kaçınılmaz bir göreli düzleme düşer. Yani soyut olunum düşünüldüğü anda zorunlu olarak göreliliğe bulanarak yansır çünkü anlatım ancak görelikle mümkündür. Düşünsel bilinç, an’lanmayla (vahiy – revelation ile) başlayacak göresiz bilinçten nitelik olarak sıyrıktır, dolayısıyla anlatımı da farklı olacaktır.
An’lanmayla erişilen ve başlayan kozmik Kendiliğin pedagojik anlatımının adı dindir. Din, ontolojik açıklamaların görelide aldığı dolaylı ve zorunlu kılınan formudur. Secde, sema, mantra, ikon, oruç — hepsi Olu’nun göreli düzlemden hatırlanması jestleridir. Bu yüzden tarihte hiçbir gerçek ontoloji, bir dini doğurmadan kalmamış, hiçbir teklik ilkeli gerçek din de bütünsel bir ontolojiye dayanmadan ayakta durmamıştır. Birbirlerinden koparıldıklarında ikisi de yozlaşır: ontoloji kuru bir kategoriler oyununa, din putlar yaratarak yanlış amaçlı bir ritüelizme döner.
Yansımanın kendisi de düşünülebilir ve empirik düşünüldüğünde delilleriyle din bilimi doğar. Burada bir çatallanma vardır. Modern din bilimi dinleri tarihsel, sosyolojik, antropolojik olgular olarak inceler; onları “açıklar” ama ontolojik kökenleriyle devam ettiremez, bu yüzden de an’lanışı anlatamaz. İçeriden yapılan din bilimi ise dinleri olunum biliminin görelide aldığı değişik esvaplı formlar olarak okur — Sufi, Advaita, Buda, Taoist, Stoa, Hristiyan, Yahudi gelenekler aynı hareketin farklı yerel gramerleridir — ve altlarındaki ortak ontolojik yapıyı görünür kılar.
Göresizlik (Unrelativity) bu ikinci anlamda bir din bilimidir. Yeni bir din değil; eski dinlerin bir sentezi de değil, dinler hakkında bir antropoloji hiç değil. Dini oluşturan ontolojik koşulun kuramıdır.
Kutsallığın Keşfi Projesinin üç kitabı bu kuramın üç kipten anlatımıdır.
KendiBiz (2024), olunumun Kendiliğiyle ilk an’lanmasını — yani ontolojinin doğum eşiğini — açar. Henüz din yoktur burada; sadece Olu’luğun kendi koşulunu fark ettiği, zaman özü “an” vardır. Kavuşturan Pusula (2025), bu an’lanmanın göreli düzlemde yön bulmasını gösterir; dinin neden bir pusula olarak — görelilerin içinde göresizliği hatırlatan bir araç olarak — zorunlu hale geldiğini açar. Tekrarlayan İleti (2026) ise bu yön bulmanın neden her vekilde (meshedilmişte), her çağda, her geleneğin hem başlangıcında hem sonrasında kendini tekrarladığını gösterir; din biliminin asıl gözlem nesnesini — yansımanın yapısal tekrarını — kuramsallaştırır. Üçü birden okunduğunda, ortaya çıkan: bir doktrin değildir, inanç ve bilgiye eklenik bir bilinçlenme davetidir. Okur, kendi geleneğinden — bir dine bağlı olsun ya da olmasın — bu hareketi tanıyabilir, çünkü hareket onun Kendiliğinin koşuludur. Bu üç kitap yalnızca o koşulu görünür kılmaya çalışır ve bunu yaparken hem ontoloji hem din, hem de din bilimi üzerinden Hakikate sadakatle konuşur — çünkü üçü zaten aynı amaçlı hareketin üç kipidir. Bu koşul görünür olduğunda, geriye teorik bir kazanç değil, yaşanan bir deneyim kalır. Bu insanın kurtuluşuyla kutsallığını keşfedişidir.